Mucize sanılan.. (albümdekiler -7-)
Bir gün komşuları Dürrin’in annesi Huriye hanım, koşarak, alı al, moru mor geldi ve duyulmasından korkar gibi kısık bir sesle kızının yani Dürrin’in hamile olduğunu söyledi. Bu bir mucizeydi! Yedi yıl aradan ve bunca dualardan adaklardan sonra, demek ki Tanrı bu ailenin mutluluğunu tamamlamaya karar vermişti.
Doğacak bebeğin sevincine, ailenin maddi gücü de eklenince; komşu illerden hatta İstanbul’dan bizzat Serhan’ın gidip temin ettiği, eksik olan ne varsa, yünler.. kumaşlar... iplikler... ve nakış örnekleri getirtildi. Bu konuda olağanüstü marifetli olan Mihribanın evi adeta bir dikiş atölyesine çevrilmiş hummalı bir çalışma başlamıştı... Bu herkesten sevinç fışkırtan çalışmaya kızlar da katılmıştı. Ellerine geçirdikleri şiş veya tığlarla doğacak bebek için bir şeyler yapmaya çalışıyorlardı. Aileleri ve tüm Ardanuç’u tatlı bir heyecan sarmıştı. Sonunda hazırlıklar tamamlandı yapılanlar alınanlar yerli yerine taşındı. Bu küçük nahiyede bir bebek odasının olabileceğini hiç görmeyen, duymayan hatta düşünemeyen herkes daha doğuma haftalar varken ziyarete gelmeye, odayı ve yapılanları seyretmeye başladılar.
Herkesin birlikte olduğu ve akşam çaylarını keyifle yudumladığı bir akşam Ali bey elinde bir zarfla eve geldi. Dokunsan ağlayacak gibiydi. Mihriban zarfı açtı, yüksek sesle okudu “Terfien Trabzon ili Posta Müdürlüğüne tayin edildiniz. 15 gün içinde….” ...Kâğıt kayıp düştü elinden. Önce tarifsiz bir öfke al al yaptı beyaz yanaklarını; sonra üzüntü galip geldi ve herkesin içinde ağlamaya başladı. Bu insanlardan, hele de güzel Dürrin’in doğumunu görmeden bu cennet köşesinden ayrılmak!..
İsyanlar ve üzüntüler fayda etmedi; bir hafta içinde toparlanıp, pastırma yazı dedikleri sıcakların hüküm sürdüğü bir gün yürekler parçalana parçalana veda ettiler dostlarına, komşularına. Hopa’ya, oradan gemi ile Trabzon’a geldiler. Yol boyunca, Mihriban ayrılık acısını dindirecek, hafifletecek sebepler bulmaya çalıştı. Buldu da sonunda.. Kızları artık yarım kalan tahsillerine devam edebilirlerdi! Ve o andan itibaren başka hiç birşey düşünmedi. Bu ayrılığı, dileklerinin bir şekilde kabulü olarak yorumladı.
Onlar Ardanuç’tan ayrıldıktan sonra, yerlerine tayin olan aile ile uzun bir süre hemen hemen hiç kimse görüşmedi, görüşemedi. Herkes o evin önünden geçerken, Mihriban hanımın çaldığı udun sesini duymaya çalışır gibi hafifçe yavaşlıyor, sonra başları önlerinde yollarına devam ediyorlardı. Etraflarına huzur veren bu İstanbul’lu aile sanki neş’eyi, müziği, yardımlaşmayı, sevgiyi ve el sanatlarını da beraberlerinde götürmüşlerdi.
******
İşte o pastırma yazı denen, son sıcakların yaşandığı boğucu bir gece, önce bir feryat sonra koşuşturma başlayınca, nahiye halkı doğumun başladığını anladı. Ulu çınarın altındaki meydan kahvesinde atını dizgininden tutarak oturan Serhan, kırbacını dişleri arasında sıka sıka, evden gelecek haberi bekliyordu. Saatler sonra, hâlâ bir haber gelmeyince, ters giden birşeylerin olduğunu düşünerek atını kamçıladı ve yokuş yukarı rüzgâr gibi uçarak evine ulaştı. Güzel eşi çarşaflardan daha beyaz bir yüzle baygın yatıyordu ve ortalık küçük bir kan gölüne dönüşmüştü. “Doğum oldu ama kanı durduramıyor ebe hanım” dedi kayınvalidesi. “Hemen atları arabaya koşun” diye bağırdı Serhan. Battaniyeler, yastıklar ve tampon görevi yapacak havlular kondu arabaya. Ebe hanım baygın halde yatan Dürrin’in yanına oturdu.
Biraz önce kemirdiği kırbacını hayvanların sırtında şaklatarak gecenin karanlığında yol almaya çalışan Serhan, hem ağlıyor hem de “bebek yaşıyor muydu acaba, kız mıydı yoksa oğlan mıydı?” diye düşünüyordu. Hastaneye yetiştiklerinde arabadan akan kan bu defa neredeyse hastane avlusunu göle çevirmişti. Dürrin’i hemen ameliyata aldılar, saatler sonra gözlerini Serhan’ın gözlerinden kaçıran doktor, “Allah’tan ümit kesilmez” dedi.
Yaşamla ölüm arasında mücadele ettiği kırk gün içinde sadece iki kere açtı gözlerini Dürrin. Birincisinde, “bebeğimi verin” dedi. Nerede olduğunun farkında bile değildi. Hemen Ardanuç’a haber ulaştırıldı, mucize denen masum güzel bebek, sarıldı sarmalandı kasabadaki hastaneye doğru, anneannesinin kucağında yola çıktı. Doktorlar artık hiç ümit kalmadığını söylemişlerdi.
Hastane odasındaki yatakta eriyip kaybolmakta olan bir güzel kadın vardı. Huriye hanım, yavaşca bebeği annesinin koynuna yatırdı. Dürrin gözlerini açtı ilk ve son defa çocuğuna baktı, sonra tüm gayretini toplamaya çalışarak, fısıltı gibi “Bana birşey olursa anne” dedi, “Serhan yeniden evlenmek isterse, Mihriban hanımın kızı Sanem’i alsın. Bu benim vasiyetim ona söyle! ”
Sonra... geride kendisi kadar güzel ve masum bir bebeği, yüreği acıdan katılan bir anayı ve dillere destan aşkın prensi Serhan’ı bırakarak göçüp gitti..

Ne o gün, ne de ondan sonraki günler.. hatta aylar, yıllar.. Serhan’ı bir daha gören olmadı. Karısını son defa öptükten sonra ortalıktan kayboldu. Babasının ve tüm yöre halkının aramaları netice vermedi. Evine hiç uğramamıştı ve kendisini gören yoktu. “Dağlara çıktı” dendi. Neden sonra “Dağlarda yatıp kalkıp kütük kesiyormuş” dediler.. Çok uzun bir süreden sonra da hem aramaktan hem de dönmesini beklemekten vazgeçtiler.
Trabzon’un tepesindeki bir evde de çok uzun sürdü matem.. Ardanuç’ daki nüfus müdürü bir mektup yazarak durumu haber vermişti Ali’ye.. Tanrı’nın böyle bir güzelliğe nasıl kıydığını anlayamayıp, günlerce konuşa konuşa ağlaşıp durmuşlardı… daha nice güzellikleri ve güzelleri bu dünyadan yola salacaklarını bilmeden!..
******












