« Önceki | Sonraki »

30/10/2009

Mucize sanılan.. (albümdekiler -7-)


                                                    

          Bir gün komşuları Dürrin’in annesi Huriye hanım, koşarak, alı al, moru mor geldi ve duyulmasından korkar gibi kısık bir sesle kızının yani Dürrin’in hamile olduğunu söyledi. Bu bir mucizeydi! Yedi yıl aradan ve bunca dualardan adaklardan sonra, demek ki Tanrı  bu ailenin mutluluğunu tamamlamaya karar vermişti.                

                 Doğacak bebeğin sevincine, ailenin maddi gücü de eklenince; komşu illerden hatta İstanbul’dan bizzat Serhan’ın gidip temin ettiği, eksik olan ne varsa, yünler.. kumaşlar... iplikler... ve nakış örnekleri getirtildi. Bu konuda olağanüstü marifetli olan Mihribanın evi adeta bir dikiş atölyesine çevrilmiş hummalı bir çalışma başlamıştı... Bu herkesten sevinç fışkırtan çalışmaya kızlar da katılmıştı.  Ellerine geçirdikleri şiş veya tığlarla  doğacak bebek için bir şeyler yapmaya çalışıyorlardı.  Aileleri ve tüm Ardanuç’u tatlı bir heyecan sarmıştı. Sonunda hazırlıklar tamamlandı yapılanlar alınanlar yerli yerine taşındı. Bu küçük nahiyede bir bebek odasının olabileceğini hiç görmeyen, duymayan  hatta düşünemeyen herkes daha doğuma haftalar varken ziyarete gelmeye, odayı ve yapılanları seyretmeye başladılar.

                Herkesin birlikte olduğu ve akşam çaylarını keyifle yudumladığı bir akşam  Ali bey elinde bir zarfla eve geldi. Dokunsan ağlayacak gibiydi. Mihriban  zarfı açtı, yüksek sesle okudu   “Terfien Trabzon ili Posta Müdürlüğüne tayin edildiniz. 15 gün içinde….”  ...Kâğıt kayıp düştü elinden. Önce tarifsiz bir öfke al al yaptı beyaz yanaklarını; sonra üzüntü galip geldi ve herkesin içinde ağlamaya başladı. Bu insanlardan, hele de güzel Dürrin’in doğumunu görmeden bu cennet köşesinden ayrılmak!..

                 İsyanlar ve üzüntüler fayda etmedi; bir hafta içinde toparlanıp,  pastırma yazı dedikleri sıcakların hüküm sürdüğü bir gün yürekler parçalana parçalana veda ettiler dostlarına,  komşularına.  Hopa’ya, oradan gemi ile Trabzon’a geldiler. Yol boyunca, Mihriban ayrılık acısını dindirecek, hafifletecek sebepler bulmaya çalıştı. Buldu da sonunda.. Kızları artık yarım kalan tahsillerine devam edebilirlerdi! Ve o andan itibaren başka hiç birşey düşünmedi. Bu ayrılığı, dileklerinin bir şekilde kabulü olarak yorumladı.  
                Onlar Ardanuç’tan ayrıldıktan sonra, yerlerine tayin olan aile ile uzun bir süre hemen hemen hiç kimse görüşmedi, görüşemedi. Herkes o evin önünden geçerken, Mihriban hanımın çaldığı udun sesini duymaya çalışır gibi hafifçe yavaşlıyor, sonra başları önlerinde yollarına devam ediyorlardı.  Etraflarına huzur veren bu İstanbul’lu aile sanki neş’eyi, müziği, yardımlaşmayı, sevgiyi ve el sanatlarını da beraberlerinde götürmüşlerdi.

                                                  ******

                  İşte o pastırma yazı denen, son sıcakların yaşandığı boğucu bir gece, önce bir feryat sonra koşuşturma başlayınca, nahiye halkı doğumun başladığını anladı. Ulu çınarın altındaki meydan kahvesinde atını dizgininden tutarak oturan Serhan, kırbacını dişleri arasında sıka sıka,  evden gelecek haberi bekliyordu.   Saatler sonra, hâlâ bir haber gelmeyince, ters giden birşeylerin olduğunu düşünerek atını kamçıladı ve yokuş yukarı rüzgâr gibi uçarak evine ulaştı.  Güzel eşi çarşaflardan daha beyaz bir yüzle baygın yatıyordu ve ortalık küçük bir kan gölüne dönüşmüştü. “Doğum oldu ama kanı durduramıyor ebe hanım” dedi kayınvalidesi. “Hemen atları arabaya koşun” diye bağırdı Serhan. Battaniyeler, yastıklar ve tampon görevi yapacak havlular kondu arabaya. Ebe hanım baygın halde yatan Dürrin’in yanına oturdu.                                                        

                Biraz önce kemirdiği kırbacını hayvanların sırtında şaklatarak gecenin karanlığında yol almaya çalışan Serhan, hem ağlıyor hem de “bebek yaşıyor muydu acaba, kız mıydı yoksa  oğlan mıydı?” diye düşünüyordu. Hastaneye  yetiştiklerinde arabadan akan kan bu defa neredeyse hastane avlusunu göle çevirmişti. Dürrin’i hemen ameliyata aldılar, saatler sonra gözlerini Serhan’ın gözlerinden kaçıran doktor,  “Allah’tan ümit kesilmez” dedi. 

              Yaşamla ölüm arasında mücadele ettiği kırk gün içinde sadece iki kere açtı gözlerini Dürrin. Birincisinde, “bebeğimi verin” dedi. Nerede olduğunun farkında bile değildi.  Hemen Ardanuç’a haber ulaştırıldı, mucize denen masum güzel bebek, sarıldı sarmalandı kasabadaki hastaneye doğru, anneannesinin kucağında yola çıktı. Doktorlar artık hiç ümit kalmadığını söylemişlerdi.    
            Hastane odasındaki yatakta eriyip kaybolmakta olan bir güzel kadın vardı. Huriye hanım, yavaşca bebeği annesinin koynuna yatırdı. Dürrin gözlerini açtı ilk ve son defa çocuğuna baktı, sonra tüm gayretini toplamaya çalışarak,  fısıltı gibi “Bana birşey olursa anne” dedi, “Serhan yeniden evlenmek isterse, Mihriban hanımın kızı Sanem’i alsın. Bu benim vasiyetim ona söyle! ” 

            Sonra...  geride kendisi kadar güzel ve  masum bir bebeği, yüreği acıdan katılan bir anayı ve dillere destan aşkın prensi Serhan’ı bırakarak göçüp gitti..

                                            

                 

                         Ne o gün, ne de ondan sonraki günler.. hatta aylar, yıllar.. Serhan’ı bir daha gören olmadı. Karısını son defa öptükten sonra ortalıktan kayboldu. Babasının ve tüm yöre halkının aramaları netice vermedi. Evine hiç uğramamıştı ve kendisini gören yoktu. “Dağlara çıktı” dendi. Neden sonra “Dağlarda yatıp kalkıp kütük kesiyormuş” dediler.. Çok uzun bir süreden sonra da hem aramaktan  hem de dönmesini beklemekten  vazgeçtiler.

                

                 Trabzon’un tepesindeki bir evde de çok uzun sürdü matem.. Ardanuç’ daki nüfus müdürü bir mektup yazarak durumu haber vermişti Ali’ye.. Tanrı’nın böyle bir güzelliğe nasıl kıydığını anlayamayıp, günlerce konuşa konuşa ağlaşıp durmuşlardı… daha nice güzellikleri ve güzelleri bu dünyadan yola salacaklarını bilmeden!..

                                                                        

                                                                               ******

 

 

23/10/2009

molla beyin mahdumu.. (albümdekiler -6-)


 
 1880-1890 yılları arasında, Ermeni zulmünden kaçan yüzlerce aileden biri de, Molla beyin ailesiydi. Batum’un kuzeylerinden, Nartel dağlarının eteklerinden kaçıp Osmanlı topraklarına sığınan pek çok mülteci ailesinden biriydiler.. 
                           Eşi Suphiye hanım, iki kızı (Asiye, Nuriye) iki oğlu (Emir, Serhan) ile geceleri yol alarak; gündüzleri zaman zaman derelerin içinde sırt üstü yatıp, ağızlarına aldıkları kamışla  nefes almaya çalışarak; yakaladıkları Türk, Gürcü, Çerkes ayırımı yapmadan herkesi katleden, açtıkları çukurlara doldurup üzerlerine benzin ya da gaz yağı dökerek yakan Ermenilerden saklanarak yol alıyorlardı.  Aylar süren bu hayat-memat savaşından sonra, sınırı geçip Osmanlı topraklarına girebilen çok az sayıdaki aileler mülteci olarak Artvin’in kasabalarına ve o zamanlar nahiye olan Ardanuç’a yerleşmişlerdi. 
                Molla beyin ailesi, uçsuz bucaksız topraklarını, içindeki göz kamaştıran eşyaları ile beraber saray yavrusu malikânesini geride bırakarak, sadece beraberlerinde getirebildikleri paha biçilemeyen ziynet eşyalarını satarak toprak sahibi olmuşlar ve ticarete başlamışlardı.  
                Molla bey, okumuş bir insandı. Fevkalâde vakur, aklı başında, etrafına yardım etmeyi seven babacan biriydi. Kızlarını eşraftan iyi ailelere gelin vermişti ama büyük oğlu Emir’i  veremden  kaybetmişti.  . Sınırsız bir varlıktan, yokluk olarak kabul ettiği imkânsızlıklara alışamayan ve üstüne evlat acısı ile kahrolan eşi Suphiye hanımı da kaybedince,  yetim  kalan iki küçük torunu  Behzat  ve Elmas’ la  bir çiftliğe yerleşmiş tarımla uğraşır olmuştu... Artık gözünden bile  sakındığı, destanlara konu olan aşıklara taş çıkartan, aklı bir karış havada olan küçük oğlu Serhan’la başbaşaydı..            

          

     
O zamanlar nüfusu 300 kişiyi geçmeyen güzel bir nahiye idi Ardanuç. Ve şimdi hemen hemen herkes aşırı bir merakla, hikâyelerini defalarca Posta müdürü Hafız Ali  beyden  dinledikleri, İstanbul’dan gelecek yolcuları beklemekteydi.

                                                         ******

                    Hava bozuktu o gün..  Tarı vapuru,  bacasına değecek kadar yaklaşan kara bulutlarla dumanının buluştuğu yerde demir attı.. İskeledeki yolcusu olan, yük bekleyen veya vapurdaki inecek yolcuları ya da yükleri almaya gidecek sıra sıra kayıklar ve motorlar dümenlerini kırıp çok uzaklarda demir atan gemiye gitmekten vaz geçtiler.. Bilirdi Karadeniz insanı hangi hava yutar hangisi sallar kayığı!!   Birer ikişer azalınca kayıklar,  Ali ne kadar akıllıca iş yaptığını düşünerek aksayan bacağı ile zar zor atladı kayığa.. Kayıkçı her türlü hava koşulunda vapura gitmek ve yolcularını vapur merdivenlerinden indirip iskeleye çıkartmak için neredeyse maaşı kadar para istemişti..Peşin!
                  Dalgalar sağdan gelip soldan aşınca, vapura yanaşana kadar  sırılsıklam olmuşlardı.. Aslında ıslanan Ali’ydi. Kayıkçı kapuşonlu muşambasını çoktan geçirivermişti sırtına..  Vapurun dibine yanaştıklarında kafasını kaldırıp güvertenin demirine dirseklerini dayayıp aşağıdaki az sayıda sallanan kayıklara bakan insanları dikkatle süzdü.. Buluttan sıyrılan güneşin huzmesi gelip  girince de gözüne hiç bir şey göremez oldu..  Tam o an.. “babaaaaaaaaaaaa”  diye öyle bir  feryat yükseldi ki güverteden, sahildekiler bile duydu..Ayağa fırlamasıyla dalganın etkisiyle yerine oturması bir oldu başını kaldırdı, kollarını koparcasına sallamaya başladı ..  Kendisine sarılan kayıkçı niye ağlıyordu acaba??
              
                                    
         

                                                                
*******

“ıslanmışsın”... dedi Mihriban .. sanki sabah evden çıkan ve akşam yağmura yakalanan  kocasını evde kapıda karşılayan bir kadın gibiydi.. öyle bakıyorlardı birbirlerinin taa gözbebeklerinin içine.. Sıkış tepiş yan yana ve el ele, bir daha hiç ayrılmak istemediklerini isbatlar gibi oturmuşlardı kayıkta.. Mihribanın bacağına değen sakat bacağı kor gibi yanmaktaydı! Halbuki doktor, bacakta his eksilmesi var demişti!! ..  “ben senin kadar çirkin miyim?” diye sorulan soru buz parçasını kıran bir tokmak etkisi yaptı.. Hepsi gülmeye ve normal bir insan gibi davranmaya birbirlerine sarılıp öpmeye sonra tekrar sarılmaya başladılar.. “hayır benim güzel  kızım sen elindeki sihirli değneğinle beni bulmanıza yardımcı olan bir peri kızısın ve çok güzelsin” dedi babası Fikret’e..

                                                                                       ******

             

              Yemyeşil döne döne çıkılan dağları ve dibi görünmeyen uçurumları geçtikten sonra vardıkları yer, artık hiç ayrılmadan yaşayacakları bu yer,  güzel yemyeşil bir nahiye idi. Hele insanlarının ruh güzelliklerini  tarif etmeye  kelimeler yetmiyordu. Hiç yabancılık çekmediler. Sanki yıllardır onlarla beraber yaşamışlardı. Her biri nevi şahsına münhasır insanlardı. Hemen hepsi okumuş, medenî ve çok ileri görüşlüydüler.  Hayat felsefeleri ve mizah  anlayışları ile hepsi ayrı ayrı Mihriban’ın gönlünde taht kurdular. Ama bir tanesi vardı ki, onların yeri bambaşkaydı. Hemen karşı ev komşuları Serhan bey ve dünya güzeli karısı Dürrin hanım.
               Onların hikâyesini de tüm Artvin civarı ve Çoruh kıyısında yaşayanlar ve bu nahiyedeki herkes biliyordu. Dillere destan bir aşk yaşamışlar, Çoruh nehrinin zaman zaman azgın akan sularına aldırmadan sandal gezintileri yapmışlardı. İstanbul  Göksu’daki sandal sefalarını aratmayan, kenarları dantel  tenteli şemsiyesi ile güneşten korunan komşuları Dürrin hanım ve Serhan bey hep  el ele ve  hep göz gözeydiler. Birbirlerine hâlâ aşık olduklarını gizlemeye gerek görmeden evliliklerinin altıncı yılını yaşıyorlardı.  Birbirlerine gerçekten âşık, örnek bir aileydi. Tek eksikleri,  çocuktu!
             Dürrin, İstanbul’dan gelen, yörede herkesin ilgisini çeken, bu fevkalâde güzel nakış yapan,  iş işleyen,  çocuklarının  giysilerini  bir gecede dikip nakışlarla süsleyerek giydiren, hatta kocasının giydiği takım elbiseleri bile biçip dikebilen ve şahane ud çalan bu yeni komşusu Mihriban hanıma hayran kalmıştı. Hele büyük kızları Sanem’e ilk gün kanı kaynamıştı. Onun o upuzun saçlarını sabahları kendisi örüyordu. Sanki bu 12-13 yaşlarındaki çelimsiz kızın şahsında hem bir kardeş, hem evlât, hem de bir arkadaş bulmuştu. Hayret edilecek şey ise, içe dönük davranışları ile muhitinde pek arkadaş edinemeyen sessiz ve çekingen  annesi Huriye hanımın da Mihriban hanımla çok iyi anlaşmasıydı. Bazı geceler annesinin yaptığı tadına doyum olmayan çörekleri börekleri alıp posta müdürünün evine oturmaya gidiyorlardı. Elinden her iş geldiği halde mutfak işini pek sevmeyen ve de anlamayan Mihriban da, elleri dolu gelen bu nazik komşularının ziyaretinden çok memnun oluyor ve sohbetten daha çok  kendisinin ud çalmasından memnun olacaklarını hissedip misafirlerini  fazla bekletmeden udunu konuşturmaya başlıyordu..    
                 Bu iki ailenin muhabbetleri aşırıya hiç kaçmadı ama, düzeyinde de coşkusunda da hiç eksilme olmadı. 

                
Serhan, artık eşrafın  önde gelenlerindendi. Her şeyden önemlisi Molla beyin oğluydu. Zengindi ve hem karısı hem de babası ve ablaları tarafından bir dediği iki edilmeyen,  Setenay ailesinin tek oğluydu. O,  zamanın şartlarına göre ticaretten ve politikadan anladığı düşünülen, çok şık giyinen, çok seyahat eden, espirili, hoşsohbet, çok uzun boylu heybetli bir genç adamdı.  Onu her gördüğünde, ‘Darısı kızlarımın başına’ diye geçiriyordu içinden Mihriban. Tanrı onlara da böyle kızlarının kıymetini bilecek mükemmel damatlar nasip ederdi inşallah! 
               Bu cân-ı gönülden ettiği duaların bir gün bumerang gibi gelip herşeyini paramparça edeceğini nereden bilebilirdi? Çünki b
uradaki yaşamında  hiç bir sıkıntısı yoktu.   Zaman zaman içini çekmesine sebep olan tek şey, nahiyede okul olmadığından çocuklarının okula gidemeyişleriydi.  

                                                          *****
                 

16/10/2009

ufuk çizgisi.. (albümdekiler -5-)

  


                  
Burnuna tutulan keskin bir koku ile gözlerini açtığında, evindeydi ve üç kızı da başında ağlıyordu. “İyiyim korkmayın” dedi  kendisi için ağladıklarını zannederek. Büyük kızı hıçkırarak “Anne, babamız,... yaşıyormuş,... Ardanuç’daymış öyle mi?” diye sorunca,  yıllardır saklayıp biriktirdiği göz yaşlarına yol verdi. Dördünün birbirine karışan hıçkırıkları, Tanrı’ya ulaşan şükür duaları gibi  gece boyu sürdü gitti..

                 Bir hafta sonra  İstanbul’dan Hopa’ya giden Tarı vapurunun güvertesindeydiler. Herkes, bilâistisna herkes ağlaşıp koşturarak çırpınarak yardım etti.. Komşuları varmış meğer.. hiç tanımadığı insanlar hatta adını bile bilmediği teyzeler amcalar, bu cami medresesinde yaşıyan ve kendilerinin de kim olduklarını pek bilmedikleri bu sakin vakur aileye yardıma koştu. Caminin imamı bir Cuma günü vaazında eski dostu mihribanın ağabeyini ve bu yürekli kadını nasıl tanıdığını anlattı “hadi” dedi sözü bittiğinde , “ hadi şimdi çocukları babalarına kavuşturalım” 
             Ve, ekmeğin bile zor bulunduğu, bulunsa dahi zor alındığı hatta alınamadığı o günlerde tüm mahallenin ve esnafın aralarında topladıkları para ancak güvertede yolculuk yapabilmelerine yetti...

                   Hopa’da ise, hanım sultanını ve üç güzel kızını getiren vapuru, tahta kenarları kırık iskelenin en ucunda bekleyen Ali, hiç uyumadan günlerdir ufukta belirecek vapuru gözlüyordu..
“Ben onları bulamadım ama işte onlar beni buldular” diye düşünüyordu. Bir hafta önce İstanbul’daki bir postaneden açılan  telefon geldi aklına. Oraya gittiği için üzüldüğü komşusu Hüseyin efendinin “yahu müdür, senin küçük kızın adı neydi?” diye soruşunu hatırladı. Zaten gerisini hiç hatırlamıyordu. Sadece, hemen kulağının dibinde birisinin avazı çıktığı kadar bağırdığını ve başındaki o şiddetli sancıyı hatırlıyordu, bir de sonradan koluna iğne yapan sıhhıye memurunun, o bağıranın kendisi olduğunu söylediğinde ne kadar utandığını..

            ***   
              Cephede geçen bir yılın sonunda, ingilizlerin elinde esir kalışını, neredeyse  kangrene çevirecek yara nedeniyle bacağının iyileştikten sonra damarların büzülmesi sonucu kısa kaldığı için aksayışını, milis  kuvvetlerine dahil bir grubun, kendisini kurtardıktan çok sonraları, İstanbul’a dönüp, aç bî ilâç sokaklarda yatarak ailesini arayışını düşündü tekrar..  Yerleri değiştiği  için  birbirlerinden  pek haberleri olmayan bütün askerlik şubelerinden ve eski  mahallesinden  arta kalanlardan, hatta bomboş arsaya dönüşmüş evlerinin olduğu mahalleye çekilen tahta tarabalardan bile medet umup üzerinde yazılı bir adres arayışını, her rastladığı insandan yardım isteyişini; erkekler ağlamaz diyen her kim ise, ona içinden küfür ede ede, sokaklarda avazı çıktığı kadar  ağlayarak dolaşmasını hatırlıyordu şimdi..  Ve sonunda, sefaletin galip geldiği, sağlığının iyice bozulmaya başladığı günlerde,  Posta Baş Müdürlüğüne giderek uzun uğraşlardan sonra tayin edildiği Ardanuç’a gelişini…

            

             
Burada herkes hikâyesini biliyordu zaten. Dinlemeyen kalmamıştı. Zaman zaman acıyarak, zaman zaman da en az on kere dinledikleri şeyleri yeniden anlatmaya başladığında kızarak susturdukları posta müdürünü herkes seviyordu.  Bu ezberledikleri ayrılık hikâyesini defalarca dinleyenlerden birisi de, daha sonraları İstanbul’a taşınarak,   Mihriban’la üç cocuğunun yaşadığı medresenin o daracık dik yokuşunda ‘Ardanuç bakkaliyesi’ ni  açan Hüseyin efendiydi.

              Demek ki Allah beni seviyormuş diye düşündü Ali. “Sana isyan ettiğim dört yılı hoş gör Tanrım ve beni bağışla” diye dua ederken, denizle gökyüzünün birleştiği kavşakta vapurun dumanını gördü..              

 

                                                                 *****

 

                      

9/10/2009

yaşam savaşı.. (albümdekiler -4- )

 


   
Dönüş yolu bir semt pazarının içinden geçiyordu. Orada bir tezgâhta elişleri gördü. Masa örtüleri,  danteller, gecelik yakaları.. Fiyatını sordu ve cevabı duyunca  bağırmamak için eliyle ağzını kapattı. Adam aklının alamayacağı kadar yüksek bir fiyat söylemişti. O an, aklına kendi yaptığı o sanat eseri iğne oyalarını ve dantellerini değerlendirme fikri geldi. O narin yapılı, bir zamanlar kocasının hanım sultanı, artık hayatla mücadeleyi ve  aç kalmamanın yollarını öğrenmişti.   
           Önceleri tığ işi ve dikiş-nakışla,  gelinlik kızların çeyizlerine konmak üzere, yatak takımlarına elde beyaz işler yaparak kazandıkları para ile karınlarını doyurmaya çalıştılar. Sonra, o göz nuru güzellikleri de satın almak isteyen çıkmadı. 
                Sonunda, saray yavrusu köşklerde, hâlâ Osmanlı hayatı yaşamaya çalışan varlıklı harp zenginlerinin evlerine gidip, kerimelerine ud dersi vermeye başladı. Her gece, kocası yerine dertleşip konuştuğu udunu, sevgili eşi posta müdürü Ali beyin kendisine armağan edip “yalnız benim için çal” dediği udunu, onun da her akşam kendisine ‘hanım sultan’ diye hitap eden eşi için çaldığı udunu eline  aldı ve yollara koyuldu..  

                                            **********

                 Yıllar önce evde terör havası estiren paşa babadan gizli gizli odasında marangozluk yaptığını zannettiği büyük üvey ağabeyini hatırladı. Onun tahtayı yontup tellerini gerip kanun yaptığını neden sonra öğrenmişti. Hatta bir gece paşa baba baskın yaparak odanın kapısını hışımla açıp içeriye girdiğinde, kendisi de ağabeyine yardım ediyor ve tellerin takılıp akort edileceği yerleri işaretliyordu. “O ne len?” diye kükreyen babasına son derece sakin bir sesle “camiye faraş yapıyorum paşa baba” demişti. Ve tabii o yapılan enstrümanın içi iyice oyulup kenarına da tahta bir sap çakılıp faraşa benzetilerek ertesi gün gerçekten camiye verilmiş ve paşa babadan hem aferin hem de bir altın alınmıştı!.        
                                               
     
 
      Daha sonraki günlerde bu yapım işi, yapılan enstrüman bitene kadar Mihriban’ın odasında devam etmişti. Zira paşa baba ne kadar aksi olursa olsun üvey kızının odasına girmezdi.. Böylece aralarında kurulan gizli ittifak sonucu, büyük ağabey, kız kardeşinde gördüğü kaabiliyet üzerine kendisine nota ile ud dersi vermiş; o da inanılmayacak  kadar kısa bir  zamanda öğrenmiş ve bütün eserleri notası ile çalmaya başlamıştı. O zamanlar, gereken bütün notaları, hatta kanun yapımı için ne gerekiyorsa, tel, kulak, köprü, anahtar parmaklık, hepsini ağabeyinin arkadaşı olan caminin hocası temin ediyordu.  Zaten kendisinin de  ud çaldığını  bu vesile ile bildiğinden hem kendi kızlarına hem de civar evlerdeki ve konaklardaki  tanıdıklarının çocuklarına ud dersi vermesini sağlamıştı.           

                  Bugün alacağı ders parası ile mahallelerinde yeni açılan bakkala uğraması gerekiyordu. Evden çıkmadan kızlarına talimatlar verdi.  Her birinin okuması için azami gayret gösteriyordu. Derslerine çalışmalarını ve kapıyı kimseye açmamalarını öğütledi. En küçük kızı  Fikret kendisiyle gelmek için ağlıyordu. Ona hiç kıyamıyordu nedense.. Doğumuna çok az kala ‘Adı Fikret  olsun’ demişti kocası. Mihriban içindeki cevapsız ‘acaba’ların endişesi ile, ‘Bu da kız galiba, yine hiç aşermedim’ dediğinde Ali, ‘İyi ya işte ben de onun için Fikret olsun diyorum; ama beğenmezsen  Fikriye de koyabilirsin’ demişti. Cinsiyet farkı olmayan bir isim bularak hem karısının endişelerini hem de erkek evlat bekleyişinin heyecanını bastırmıştı. Babası harbe gittiğinde iki yaşındaydı Fikret ve en önemlisi, o özlediği, öldüğüne bir türlü inanamadığı eşine benziyordu. Sanki babasının  küçük bir kopyasıydı. Kızının gözyaşlarını sildi, kendi diktiği, kasnakta işlemelerle süslediği çağla yeşili tafta elbisesini giydirdi, elinden tuttu, udunu yine bağrına bastı ve yola çıktı... 


                
Ders epey uzun sürmüştü ama üç öğrencisi de kaabiliyetliydi ve ailelerinin elleri de çok açıktı. Bu akşam, mahallelerindeki yeni açılan bakkaldan umduğundan fazla şeyler satın alacağını düşünen Mihriban evine çıkan yokuşun başına geldiğinde, her akşam olduğu gibi yine hasır taburelerin sokağa çıkarıldığını, tavla maçlarının başladığını ve Ardanuç bakkaliyesinin önünde, o  daracık sokağı kapatacak kadar Ardanuç' lu olduğunu tahmin ettiği insanların  tavla maçını seyrettiğini  gördü. Ne biçim isim bu diye geçirdi aklından. Neyin nesi, neresi acep?  Sonra başörtüsünü düzelterek, gözlerini yerden kaldırmadan, kızının elini daha bir sıkı tutarak bakkala yanaştı. Elindeki uzun  hatırı sayılır  listeyi uzattı.    
                 O sırada birbirleri ile sohbet edenlerden birisi yanındakine dönüp eliyle Fikret’i işaret ederek , “ a-a! şu çocuğa bak!" dedi.. "baktın mı? Allah, Allaaah” diye devam ettirdi hayretini.. daha sonra da aralarında fısıldaşıp  “daha neler, tövbe, tövbe” diye tartışmaya başladılar.  Mihriban çok  rahatsız  olmuştu. Bakkal Hüseyin efendi de   bunu  farketmiş  olacak  ki, ‘yapmayın   efendiler’ der gibi bir hareket yaptı. Konuşanlardan biri kendini mâzur göstermek istercesine “Ağbi kusura bakma; şu küçük kız bizim oradaki posta müdürüne okadar benziyor ki” dedi.
Birden, ensesine bir yumruk yemiş gibi sendeledi Mihriban. Hiç adeti olmadığı halde, başını kaldırdı,  doğrudan konuşanların gözlerinin içine baktı ve zor duyulan bir sesle  "Adı ne o posta müdürünün? ” diye  sordu.  “Hafız Ali efendi” dedi adam ve başladı anlatmaya..

                  Mihriban gerisini duyamadı; hayatında ikinci kez sokağın ortasına düşüp bayıldı..         

                                                             ***
 

2/10/2009

Kayıp.. (albümdekiler -3- )


KAYIP..         

          Kocası gideli bir yılı geçmişti. Bazı asker aileleri askerlik şubelerine gidip haber alıyorlardı. O da,  bir haber alma  ümidi ile askerlik şubesinin yolunu tuttu.  Mahşerî bir kalabalığın arasına katılıp herkesin okumaya çalıştığı kâğıtların asılı olduğu duvara yaklaştı. Ağlayıp bağrışanlar haykıranlar arasından listelere baktı, baktı ve  olduğu yere beton zemine yuvarlandı..
          
Nasıl ayıldı, kim yardım etti hatırlamıyordu. Sevgili kocasının adı “Kayıplar Listesi”ndeydi!. Kalktı, kendine çeki düzen verip binadan içeri girdi. “Bir yetkili” diyordu içinden, “bana anlatsın bakalım bu ne demek?.”  İçerisi dışardan daha kalabalıktı. Kucağında çocuğu olan annelerle, karnı burnunda hamilelerle, başörtüsünün açıldığını bile farketmeyen kadınlarla, fesini yere düşürdüğü halde eğilip almayı akıl edemeyen yaşlılarla, gözlerinden oluk gibi boşalan yaşlar nedeniyle önlerini göremedikleri için gelip geçerken birbirlerine çarpan insanlarla doluydu içerisi.   
           Mihriban sonunda sora sora bir yetkili buldu. Kısaca, kocasının ölüsü bulunmadığı için ve  esir olduğuna dair bir  belge de olmadığından kayıplar listesine alındığını; bir adres bırakmaları halinde,  cepheden ulaşacak haberleri kendilerine bildireceklerini, bu arada her ay kendileri ile irtibat kurmalarının iyi olacağını söylediler.

                 Bahçede bir taşın üstüne oturdu. Başını vurmuş olmalıydı ki düştüğünde, alnı kanıyordu. Yüreği kanıyordu aslında. Sevgili eşi, çocuklarının babası kaybolup gitmişti.. Nasıl bulurdu onu? İki ay sonra evlerinden çıkmaları gerekiyordu, nereye gidecekti? Kime sığınacaktı? Para neredeyse bitti bitecek!. Satılacak pek bir şeyleri de kalmamıştı. Akıl danışacağı güvendiği ev sahibesi madam da yoktu artık. Ya kocası çıkıp gelirse, onları bulamazsa ne olacaktı? Belki ağlayabilse, bu soruların birine olsun bir cevap bulabilirdi. Hiç nazlı değildi,  ama narin bir yapısı vardı. Başı daima dik, vakur narin bir hanımefendi idi o.
               Evlerine vardığında hava kararmıştı. Çocuklarını etrafına topladı ve “Bir müjdem var size” dedi. “Babanızın adı, Şehitler listesinde yok!” Öylece baktılar yüzüne üçü de. Sonra Sanem, “Yani..?” dedi. “Yani babanız ölmedi yaşıyor. Bundan daha güzel bir haber olabilir mi? Harp sırasında kaybolmuş, adı kayıplar listesinde. Her yerde arıyorlar babanızı, bulunca bize haber verecekler..”     
O kadar inandırıcı söylemişti ki, çocuklar el çırpıp , “yaşasın”  diye zıplamaya başladılar. Aslında, buna inanmak isteyen kendisiydi. O gece, çocuklar uyuduktan sonra, duvardan udunu aldı, kılıfından çıkartmadan sarılıp, hafif hafif, sallana sallana,  “Ali, ah alim..eğer ölüm haberini alırsam, bu udu kırarım ona göre”  dedi..     
                                                          *****

                 Bazen asırlar kadar uzun geliyordu zaman Mihriban’a.. Geçmek bilmeyen, yapışkan bir arsızlıkla, saniyeler saat oluveriyordu. Küçücük bir odanın köşesindeki elli santimlik çıkıntıya yapılan  odanın tek penceresinin önünde oturuyordu. Oradan, seyredebildiği koridor gibi dik ve dar yokuşun sonundan denizi görebiliyordu. Harpten yeni çıkmıştı ülke. Hiç bir şeyleri yoktu. Kocası,  harpte kaybolmuştu. Adı kayıplar listesinde kaldığı sürece dul maaşı da bağlanamıyordu. Şimdi  oniki, dokuz ve altı yaşlarında olan üç kızıyla birlikte tam dört yıldır yaşam mücadelesi veriyorlardı. 
            Evlerinden çıkartıldıkları,  zemherinin kol gezdiği o günlerde, eskiden aynı mahalledeki camide görev yapan ve üvey paşa babanın oğlu ile yakın dost olan hoca efendi, onların haline acıdı ve onları Üsküdar’daki küçük bakımlı bir medresenin boş bir odasına yerleştirdi.  Böylece üç cocuğu ile sokaklarda kalmaktan kurtulmuş, medresedeki çocuklara ders vererek vefa borcunu ödemeye çalışmıştı. Bu arada eskisi kadar sık olmasa da, güçlükle Avrupa yakasına geçip yine askerlik şubesinin yolunu tutuyordu. Aldığı cevap hep aynı idi..          
            Yeni oturdukları medresenin adresini yazdırmıştı askerlik şubesindeki yazıcıya.  Yine bir gün içi paramparça ağlaya ağlaya eski evlerinin olduğu adrese gitti. Yeni taşınanlara belki bir haber gelmiştir ya da belki kendilerini bulmaya çalışıyorlardır diye düşünmüştü. Sokak aynıydı ama evler yoktu!  Sokakta  bildiği  ne  kadar  ev varsa hepsi yıkılmış, mahalle bomboş bir arsaya dönüşmüştü. Aradan geçen yıllar, yaşadığı ve  unutamadığı hâtıralarının olduğu mekânı da yok etmişti. Yürümekten ayakları şişmişt ayrıca  sabahtan beri bir lokma ekmek girmemişti ağzına ama şimdi eve dönmenin sırası değildi. Askerlik şubesine uğraması gerekiyordu.  Kaç saattir yürüdüğünün farkında değildi. Önce yolu şaşırdığını zannetti. Tam, “askerlik şubesi neredeydi?” diye soracakken, iki üç hanımın daha kendisi gibi şubeyi aradıklarını farketti. Köşedeki fırıncıya soruyorlardı, yanlarına yaklaşıp kulak misafiri oldu..  Fırıncıdan,  askerlik şubesinin bir ay önce  buradan taşındığını öğrendiler. “Nereye?” sorusundan bıktığı anlaşılan adam “ben bilmem.. gomutanlık bilir..” diye ahkâm kesip içeri girdi..

            Şuursuz bir şekilde rastgele yürümeye başladı.. Önüne gelen herkese, önünden geçtiği her dükkana sordu.. Ama askerlik şubesinin nereye, hangi semte taşındığını bilen bir kişiye rastlamadı... İçinde, geçmişiyle yaşadığı bu günü bağlı tutan o ince telin de koptuğunu hissetti.   Artık ne ben onları bulabilirim, ne de onlar beni, diye düşündü. İşte Ali esas şimdi kaybolmuştu!.  

24/9/2009

harp !... (albümdekiler -2-)

   ayrılığın adı...                       
                                                     

 .. HARP!..

             Ama ne yazık ki bu masal gibi yaşam böyle sürüp gitmedi gidemedi. Aşk ve meşk içinde, üç dünya güzeli kızlarıyla birlikte geçen yaşantıları ve ömür boyu sürüp gideceğini düşündükleri mutlulukları, tüm aileler gibi onların da evlerine bomba gibi düşen harp söylentileri ile yok oldu gitti. Söylentiler olanca hızıyla gerçeğe dönüştü.  İstanbul’un neredeyse yarısı boşaldı. Taşrada yakınları olanlar,  daha güvenli olacağı düşüncesi ile çocuklarını ve ailelerini onların yanlarına gönderdiler. Trenler, adeta pencerelerine yapıştırılmış resim gibi görüntü veren insanlarla her gün tıklım tıklım Haydarpaşa garından ayrılıyor, sonra neredeyse boş olarak geri dönüyordu. 
               Evlerinde adeta bir ölüm sessizliği hüküm sürmekteydi. Mihriban, benzersiz hanımefendiliği ile vakur ve başı dik, üç güzel kızıyla beraber  kocasına huzur verme çabası içindeydi.. İlk defa o gece udunu çalmamıştı. Ve yine ilk defa kocasının bunun eksikliğini duymadığını farketti. Usulca kalktı, udunu kendi elleriyle diktiği kılıfına soktu ve duvara astı. Çocuklar sanki bir şeyler sezinlemiş gibi babalarının kucağına oturmak için yarışıyorlardı.                                         
                  Her kapı çalınışında askere çağrılma haberinin geldiğini düşünerek irkiliyorlardı. Çünki Ali’nin askerlik yapmış olması bir şey ifade etmiyordu. Askerliğini yapsın yapmasın herkes, yeniden askere çağrılmaktaydı. 

                 Haber eve değil iş yerine ulaştı. Ali, posta müdürü Hafız Ali bey ikinci kez askere çağrılmıştı. Akşam eve döndüğünde, duyduğu endişeyi ve üzüntüyü belli etmemeye çalışarak, “Çabuk dönerim meraklanma hanım sultan” dedi. “Yeter ki sen çocuklarıma iyi bak ve döndüğümde hepinizi böyle bıraktığım gibi, beni bekler bulayım..”    “Yalnız” dedi önüne bakarak, “ben sana sormadan bir karar verdim hanım sultan. Ben yokken daha güvende olacağınızı düşündüğüm için ve fazla da vakit olmadığı için...” terini siler gibi yaparak  avucunun içindeki mendili yüzünde gezdirip gizlice gözyaşlarını silerek devam etti, “Bizim İstanbul’da eski oturduğumuz  madamın evinde, annenlere bitişik olanın bahçe katında oturmanız için...” daha fazla konuşamadı.. “Tamam” dedi Mihriban. “Sen üzülme zaten sayılı gün çabuk geçer hadi bizi taşı yerleştir de için rahat etsin”   

               Ertesi gün daha gün ışımadan yola çıktılar ve hava karardığında eski evlerine, madamın dairesine ulaştılar.  Bir saat içinde madamın yardımı ile yarı eşyalı iki göz eve hem yerleştiler. Hem de onların olmadığı yıllar içinde ne olup bittiğini en ince teferruatına kadar öğrendiler. Paşa babanın nargile içerken nasıl öldüğünü, aradan iki ay geçmeden evlatlarının nasıl miras kavgasına tutuştuğunu, Şaziye hanımın en küçük üvey kız torunuyla, kendi kızına bile veda edemeden nasıl yurtdışına gittiğini ve daha pek çok olayı dinlediler, ağladılar ...  güldüler!..   
              Mihriban yeni evlerindeki ilk sabah uyandığında, çocukların babaları ile bahçede oturup madamın hazırladığı kahvaltı masasında çay içtiklerini gördü. Fikret babasının kucağında uyumuştu.  Ali itina ile getirip kızını yatağa yatırdı sonra sultanına sımsıkı sarıldı, yüzünden boynundan uzun uzun öptü ve “bunları iyi kullan hanım sultan” dedi. Elinde, dokuz yıllık birikimleri ile  aldıkları altınlar ve son ay verilen aylığından arta kalan para vardı. İncitmekten korkar gibi hepsini usulca karısının avucuna koydu, parmaklarını bir bir  kapattı sonra uzun uzun öptü o bembeyaz narin eli.  “Sakın üzülüp hastalanma hanım sultan” dedi.  
 “Sen udunu çal, ben nerede olursam olayım  duyarım.”
                 
                Sonra sırasıyla, sekiz yaşındaki büyük kızı Sanem’i, beş yaşındaki ortanca kızı Adalet’i ve son olarak parmağını eme eme uyuyan henüz iki yaşındaki küçük kızı Fikret’i öptü. 

          Ne
zaman nerede olması gerektiğini ve nasıl gideceğini öğrenmek için askerlik şubesine gitmek üzere   evden ayrıldı ..                     

                                                  ****
          Bu ayrılığın süresini bilmediği için, neyin ne kadar yetebileceğini de hesaplayamıyordu Mihriban. Bırakılan para hatırı sayılır bir meblâğ idi ama hesaptan kitaptan pek anlamazdı. Zira bugüne kadar ne alınacaksa hep Ali ilgilenip halletmişti. Üstelik zar zor bulabildiği her türlü gıda maddesi de ateş pahası olmuştu.  İlk zamanlar nereden geldiği pek belli olmayan zarfı açık  mektuplar geldi kocasından, okuna okuna eskidi; ve birden arkası kesiliverdi..

           Sonra bir gün, kendisine her konuda destek olan, yardımına koşan, altın bozdururken kapalıçarşıda sıkı pazarlık eden ve hiç evlenmediği ve çocuğu olmadığı halde kendisini bir evlat gibi koruyup seven madamı yatağında ölü buldular. Doktor kalp krizi olduğunu söyledi. Ne enteresandır ki hayatı boyunca kendisini arayıp sormamış olan bir sürü insan çıktı ortaya ve hepsi yakın  akraba olduklarını söylediler..   Mihriban’ın, ne olduğunu anlamadığı ve aslında hiç ilgilenmediği bir gürültü ve kavga içersinde birbirleri ile yumruklaştılar dövüştüler.. Sonra polis geldi. Hepsi dağıldı. Artık madamın çatallı sesi ve kahkahası da duyulmayınca ortalıkta, bahçeyi sis gibi bir hüzün kapladı. 

          Aylar sonra bir gün, ellerinde hiç anlamadığı bir takım evraklar ve yazılarla kapısına dayanan adamlar, oturdukları evlerin satıldığını ve iki ay içinde evden çıkmaları gerektiğini söylediler.

         ‘Demek  ki,  dünya   insanın  başına  bir kere yıkılmıyor’ diye düşündü Mihriban.. Ne tanıdığı biri, ne güvendiği bir yer, hatta ne de artık komşuları vardı.



 
                                               ******

21/9/2009

albümdekiler.. (1)


(Hafız Ali'nin sultanı MİHRİBAN)

            İstanbul’da, 1910 yılı baharıyla yazının kucaklaştığı, çiçeklerin renk cümbüşüne dönüştüğü günlerdi. Hafız Ali, tavan arasındaki  odasının penceresinden biraz zorlanarak başını çıkartıp aşağı doğru eğildi. Oturduğu dört katlı evle bitişik olan diğer binaların arkasında yer alan harap bahçeyi seyre daldı.. Küçük penceresinden seyredebildiği tek yer, sur gibi yüksek duvarları olan, erguvan ağaçları ile dolu,  birbirine bitişik bütün evlerin müşterek kullandığı çok büyük üçgen biçimindeki  bu bakımsız bahçeydi.  Zaman zaman, yan binalarda oturanların ağaçlara gerdikleri iplere astıkları çamaşırları seyredip, yüzlerini hiç görmediği komşularını tanımaya çalışırdı. Bahçenin biraz uzak dip tarafında çiçekli bir bölüm vardı. Işığa ve havaya hasret çiçekler ve kan kırmızısı güller, yer yer yıkık yüksek bahçe duvarından dışarı çıkmak ister gibi alabildiğine boy uzatmışlardı. 

           Çamaşırların   asılı  olmadığı   günler hep bu köşeyi, bu güzel gülleri seyrederdi küçük penceresinden Hafız Ali. Hafızlıkla bir ilgisi olduğu söylenemezdi. Dedesinin adıymış,  babası öyle istemiş.. Zaten okulda da, iş yerinde de herkes  “Ali” demişti kendisine.  Ne adından ne de yaşantısından  bir şikâyeti vardı. Ancak, sanki bir vicdan azabının sızısını azaltmak ister gibi adı sorulduğunda yine de “Hafız Ali” diyordu. Çorum’un Osmancık kazasında doğmuştu. İlkokuldan sonra babasının, artık  daha fazla okumasına gerek olmadığını söyleyip tarlada kendisine yardım etmesini istemesi üzerine evden kaçarak, günlerce haftalarca aç susuz ve perişan; sayısını unuttuğu onca tehlikelerden kurtulup İstanbul’a gelmiş; hem çalışmış hem de okumuştu.                            
            Okulu bitirdikten sonra hemen askere gitmiş, dönüşünde de zar zor Galatasaray postanesinde iş bulmuştu.  Yakında terfi edecekti. Bu, maaşına zam demekti ve yavaş yavaş bir yuva kurmaya niyetlenip, evliliği düşünmeye başlaması demekti.. Zira şu anda aldığı maaş, içinde bir masa sandalye, bir yatak ve küçük bir dolap olan bu odaya ancak yetiyordu.     
                  
             O gün yine bahçeyi seyre ve hayâle daldığı bir anda duvarların tepesinde onu gördü. Duvarın çıkıntılı bir yerinde oturuyor ve oradan gülleri seyrediyordu. Uzun saçları, öne eğildiği için bir başörtüsü gibi omuzlarına ve dizlerine yayılmıştı; yüzü görünmüyordu. Bir güle uzandı, önce okşadı, sonra kopardı ve uzun uzun koklayıp yanaklarına bastırdı. Ellerinin güzelliği gülleri sönük bırakmıştı.  “Bir Sultan olmalı” diye düşündü Ali. Bunca güzel, bunca vakur ve gizemli.. Kim bu kadar asil ve duru bir güzellikle gül koklayabilirdi? Oysa o zamana kadar değil gül koklayan, çiçek tutan bir cinsi lâtif bile olmamıştı çevresinde.. Gülü elleri arasında tutan kızı  seyre daldı. Kız, sanki gülle  konuşuyor gibiydi..Teni o kadar beyaz ve saçları öyle siyahtı ki, elindeki kırmızı gül olmasa, siyah-beyaz bir kartpostal seyrettiğini düşünebilirdi. Kız gülü öptü, kokladı ve  kulağının arkasına, ipek gibi simsiyah saçlarının arasına yerleştirdi. 
            Ali vurgun yemiş gibi titredi, soluksuz kaldı.. Neden sonra kollarına dayadığı başını kaldırdığında, kız gitmişti.

           Merdivenlerden adeta uçarak, evin bahçe katında oturan ev sahibesi madamın evine indi. Dili  tutulmuş, aklı durmuş bir halde uzun uğraşlardan sonra, gördüklerini anlatabildi ve bu sultana benzettiği kızın kim olduğunu sordu. Bildiklerini anlatmaya can atan, hemen hemen her evde yaşayan ve yaşananlardan haberdar olan bu yaşlı hoş sohbet madamdan, onun  kim olduğunu öğrendi.      
            Merak ettiği kızın annesi Şaziye hanım, 16 yaşındayken evlendiği kocasının askerde şehit düştüğü haberini aldığı gün doğurmuş bu kızını. Gençliği, güzelliği başına belâ olunca ve kucağında bebeği ile geçim sıkıntısına da düşünce, kendisinden 30 yaş büyük emekli bir paşayla evlendirilmiş. Bu,  sıra sıra birbirine yapışık evlerin en bakımlısı ve bahçeli olanında, kendisinden hayli büyük iki üvey oğlu, kendi yaşlarında bir üvey kızı ve yetim kızı ile  ve geçimsiz paşasıyla yaşıyormuş..
Kızı çok güzel ud çalarmış ama yıllar önce üvey babası gürültü oluyor (aslında günah oluyor) diye, kızının   udunu ayağının altında parçalamış. O günden beri bu güzel kız hiç kimseyle konuşmuyormuş. Adı,  Mihriban’mış..

             
Ali için artık sabahtan akşama kadar iş, işten sonra pencere önü vardı.. Ne açlık, ne uyku.. Günlerini ve haftalarını, yeniden o sultanı görme ümidi ile geçirdi. “Ne yapmalıydı?” Aklında sadece bu soru ve cebinde o gün zam yapılan aylığı ile Galata/ Yüksek Kaldırım'dan evine doğru yürürken, birden bir vitrinde gövdesi sarı-kahverengi şeritli, sedef kakmalı, sanki ‘sultan’ı çalsın diye oraya bırakılan udu gördü. Hiç tereddüt etmeden, hesap kitap bile yapmadan udu satın alıp bağrına bastı,  evinin yolunu tuttu..

              Akşam olup hava kararınca, birbirine bitişik oldukları halde,  giriş kapıları farklı sokaklara açılan evleri dolaşa sora sultanı Mihriban’ın evini buldu.  Ev sahibesi madamı kendisiyle beraber gelmeye ikna edememişti. Tüm mahalle sakinleri ‘huysuz ihtiyar’ adını taktığı Paşa’dan çekiniyordu. Tanıdığı tanımadığı bütün komşularının ‘sakın gitme’ ikazlarına aldırmadan bağrına bastığı udu ile ‘destur’ diyerek bulduğu evin kapısını çaldı. 
              Kendisine şaşkın şaşkın bakan anne ve üvey paşa babanın karşısına geçip,   “Benim ne annem var ne de babam” dedi.“Tahsilim var, mesleğim var. Bir de evimin sultanı olacak hanımın sadece benim için çalmasını istediğim bu udum var!. Kızınız Mihriban hanım acaba benim evimin Hanım Sultanı olur mu? ” 
              Kulakları tam olarak duyamadığı için ne dendiğini pek anlayamayan Paşa baba daha kükremeye fırsat bulamadan, fısıltıya benzeyen bir ses,  “Evet olur” dedi.  Hem şaşkın hem  kızgın kendisine bakan ailesine aldırmayan,  o yıllardır konuşmaya küsen, uzun beyaz parmaklı, simsiyah saçlı kız, derinlerden gelen bir sesle “Evet” dedi. “Sizin evin hanım sultanı olurum.”

                  İki üvey ağabeyin araya girmeleri ve paşa babayı ikna etmeleri sonucu iş tatlıya bağlandı. Ali’nin anne ve babasının gerçekten ölmüş olduğuna inanan paşa hazretleri, kendi evinde, aile arasında kına gecesi ve hoca nikâhının yapılmasına izin verdi ve hazırlıklara başlanılması için emirler yağdırdı. Her şey baş döndürücü bir hızla gelişti. Nerede oturulacağı sorusuna bir cevap aranırken Ali’nin Çatalca’ya tayini çıktı. Kına gecesi, imam nikahı, düğün, el öpme...     derken ayrılık geldi çattı.. Annesinin gizli gizli işleyip biriktirdiği çeyizlerin konduğu sandık ve bir iki parça halıyla  çanak çömleği  bir at arabasına yükleyip yola çıktılar.               

               Çok yakın bir gelecekte biteceğinden habersiz oldukları bir masal yaşamaya başlamışlardı.. Utangaç ve duru bir güzelliği olan Mihriban’la, yakışıklı yiğit, biraz beceriksiz ve mahcup Ali her gün birbirlerini yeniden keşfedip tanıyarak, severek ve  tekrar tekrar aşık olarak yaşadılar. Neredeyse birer yaş ara ile üç tane birbirinden güzel kız evlât verdi kocasına Mihriban. Ve udunu yalnızca kocası için ve ninni yerine kızları için çaldı..

 Sonra... 1. cihan harbi başladı!



 

 

31/8/2009

Gıcırtı!!

            Düşüncelerimin dibinde ya da hayâllerimin doruklarındayken; uykularımın gayya kuyusunda veya  geçmişin loş yıllarında dolaşırken, bir anlamda  tam duygularımla hesaplaşırken,  ne zaman sanki bir kapı gıcırtısı duysam, o en derin uykudan uyanırım..
Biri giriyor diye değil, biri daha gidiyor diye! . O an, duygularımın ekranında her şey silinir, görüntüler sıfırlanır..

           Nicedir gönül kapımı ihmal ettiğimi yeni yeni farkettim.. Bakım istediğini... ilgi istediğini... ikramın sevgi olduğunu unutmuşum.. Halbuki bugüne kadar ne tekmeyi vurup izinsiz giren olmuştu, ne de gizlice sıvışan..  Gittikçe bir gönül sızısına dönüşen gıcırtı artınca, baktım ki  kapı kırık.. kilit paslı!!

             Nice fırtınalar yaşanan kavuşmasız ayrılıkların her sene-i devriyesinde, eklenen yüklere dayanamayan kapı  kırılınca, duyguları kalbe bağlayan rezeler de paslandı demek.. Bu yüzden midir bilemem, ne zaman “yâd” etmeye kalksam kapı ardındakilerini,  bir gıcırtıdır başlar..  bitmez!

            Bu gece de öyle oldu.  Yeni evimde, yerleş/tir/me sırası çekmecelere gelmişti.. Artık pek güvenemediğim aklımda kalmaz diye korkumdan, tekrar okunmasını istediğim, beğendiğim bazı yazılardan tutun da,  o an aklıma gelen ve kaydedilmediğinde uçup giden önemli notlarıma varana kadar neler varsa...  ödenmiş taa 4 sene öncesindeki makbuzlardan, düğün davetiyelerinden bayram tebriklerine kadar.. Güle güle dedim hepsine ve kendime güle .. güle boşalttım temizledim çekmeceleri..

             Sonra.. sıra albümlere geldi !. Benim çalışma odamda duvarlar albüm görevi görür.. yani bir fotoğraf galerisi gibidir odam.. sayfaların arasında havasız kalmasını istemediklerimle ne zaman göz göze gelsem bana gülümsediklerini hissederim..  Ama bu gece albümde unuttuklarımı bulunca, her birini çıkartıp öpüp bağrıma bastıkça, hiç görmediğim  kalpaklı dedem Hıfzı hafız Ali ile konuştukça..  Udî anneannem eğildi kulağıma bir şeyler fısıldadı!!!   “bizi duvara asma.. bizi yaşat...” dedi.

           O gece, gecenin bir yarısı gıcırtı başlayınca,  baktım tamiri artık mümkün değil, söküp attım gönül kapımı.. Gençlikte, sınır kapısı gibi her gelen girmesin, girip girip sonra çekip gitmesin diye kilit üstüne kilit vurduğum o kapı yok artık.. Artık bundan sonra yol geçen hanı gibi kapısız gönle girmek isteyeceklerin  olacağını da  zannetmiyorum zaten.
 Kalanlar gitmesin yeter..  O albümde kalanları  anlatmaya, belki böylece yaşatmaya gücüm yetsin yeter..

Anneanneme söz verdim!