« Önceki |

22/11/2009

uğradım..

 

 

 

BİLMENİZİ İSTEDİM:

 

Sayfamda yayımladığım  "albümdekiler" kaybolmuş...silinmiş...Ne kadar üzüldüğümü anlayamayan olabilir mi?

Ayrıca arkadaş listemden de bazı ve çok değerli arkaşlarımın isimleri silinmiş..

Onların sayfalarına başka arkadaşların adreslerinden ulaştığımda ise girip okumak mümküm olmadı..

Bilmenizi istediğim,  yeni adresimde gerçekten çok huzurlu ve medeni bir ortamda olduğum ve beni sevip güvenenleri beklediğim..

 

Gerçekten içinizde bu bloğa fazla gelenler var..

Özledim sizleri..

 

http://albumdekiler.blogspot.com/


 

14/11/2009

haberiniz olsun..

Belki fark etmediniz henüz..

"taslak" olarak yazılanlar sizin onayınız olmadan yayınlanıyor.. Hatta gelecek bir tarihe programladığınız  yazılar da yayınlanıyor!..

Hemen ve henüz okunmasını istemediğim yazılarımı nasıl sildiğimi bilemedim..

 

Lütfen herkesin cirit attığı bir arenaya dönüşen blogcuda,  hoş olmayacak olayları durdurabilelim.. 

Beni ne yapmam ve nereye gitmem konusunda yönlendirecek  aklı selim sahibi bir lidere ihtiyacım var!

 

Tıpkı yalnız ve güzel ülkem Türkiye gibi!!!

 

14/11/2009

TORNİSTAN...

 

            Aklımda, silinmeden kalan ve hafızamı acıtan bir kelimedir tornistan! Kullanılması bayramlara denk geldiği ve o engellenemez bayram sevincine gölge düşürdüğü için midir unutulmayışı bilemem..

           Bunca zor hatırladığım, unutmamak için tutunduğum bunca anı varken ve pek çoğunu yorgun bir hafızanın delete tuşuna emanet etmişken, tornistan kelimesi canlı diri ve alaycı anlamı ile aklımdaki yerini korumakta!

 

             Ablamın çok güzel kumaştan su yeşili bir ceketi vardı. Kendisi dikmişti. Sol omuz başından kol altına doğru inen, nefti fötr kumaştan kesilip işlenmiş  motiferi  vardı ki görenler hayran oluyordu.. O cekete ablamdan daha çok ben itina ederdim. . Leke olmasın diye!  Çünki bilirdim ki, önümüzdeki bayram  öncesi yine evimize terzi Zekâi bey gelecek ve babamın elbiselerini tornistan edip ağabeyimin vücuduna uyarladıktan sonra sıra bana gelecek..  Su yeşili ceket için!..

             Babam, şehrin en zengin tüccarlarındandı. Şaşılacak ölçüde cömert bir baba olmasına rağmen, “çaput” diye adlandırdığı giysi konusunda alabildiğine eli sıkı bir adamdı..  Gıda dendiğinde akan sular sel olurdu.. Seyahat dersen yine aynı cömertlikle kuşatırdı yanındakini beraberindekileri..  Ama ağabeyim taşradan İstanbul’a üniversiteye giden şehrin parmakla gösterilen bir iki delikanlısından biri olduğu halde, gittiği okulda neden ceket düğmelerinin ters tarafta olduğunu  soranlara verecek cevap bulamayınca, neredeyse okumayı bırakıp okulu terk edecek duruma gelmişti.. de babam o yaşlardaki kendi modayı takip eden halini hatırlayıp İstanbul’a giderek ona takım elbiseler almıştı..

             Ve bir misafirlikte, ablam kendisine de kahve ikram edilmesinin heyecanı ile ve daha çok sakar oluşu nedeniyle bir fincan kahveyi o canım ceketin üstüne dökünce, neden iç çeke çeke ağladığımı kimse anlamamıştı ama herkes beni ablası üzüldüğü için üzülen “hissî” bir kız olarak kabul edip,   teselli etmişti!!

              Giydiğim pek çok kıyafetin, tornistan yapıldığını bir iç yarası gibi  unutmayışım bu yüzden..  Ve bu yüzden, itinalı kullanmayı alışkanlık haline getirdiğimden olsa gerek,  daha sonraki yıllar,  yıllarca hatta 9-10 yıl gibi uzun bir süre giydiğim giysilerin pek çoğunun daha dün alınmış gibi zedenlenmemiş duruşu..

              Malı kıymetli olmakla, mal kıymeti bilmek arasındaki o devâsâ uçurumu  bilmeyenlere acırım bu yüzden..

 

            Keşke “yeni’yi eskimiş yapan” zamana inat,  tıpkı nice eskimişlerin de tornistan yapılıp yeniymiş gibi görünmeleri sağlansaydı..  lâçka sevgileri, kokuşmuş karakterleri, sükût eden ahlâkları, yok olan erdemleri ... de tornistan edip yenilemek mümkün olsaydı..

 

Keşke ... mümkün olsaydı da, düğmeler ters tarafta kalsaydı! ..   


6/11/2009

bağışlanmak dileği ile..

ÜÇ YIL SONRA

 söylenebilen VASİYET



diye başlıyor bundan sonraki bölüm... 
Ve pek de iç açıcı olmayan, ama ibret alınacak pek çok olaylarla devam ediyor..
Mecburi olmayan ancak gerekli görülen bir molaya ihtiyacım var.. Bu, asla duygu istismarına yönelik bir nazlanma değil.. Zaten hepiniz tanıdınız beni, böyle bir davranış sergilemeyeceğimi bilirsiniz..

Bu, kısa süreceğini umduğum molayı, 'Bir tavsiyeyi haklı buluşum'  ve 'artık "keşke" leri söylemek istemeyişim'  diye özetleyebilirim sizlere..  
Yaşanmışı benimle birlikte yaşayarak beni yüreklendiren siz dostlara  sözüm var!..
O bölümler mutlaka yayınlanacak otomatik olarak programlanan tarihlerde..
 
Veya başka bir şeklide mutlaka sizlere ulaşacak!.


Eski günlerde yazdığım bir şiirimdi "zaman".. yeniledim mi demeliyim güncelledim mi???  ya da gereksiz kaldı bazı satırlar, mı olmalı izahım?
Sevdiğim son haliyle bir kere daha sunmak istedim sizlere..

"ZAMAN"


Albümlerde,
zamanla silinip yırtılan
fotoğraflar bıraktı aklıma “zaman”..
Zamanla görüntüleri sarartan,
sonra bir bir fotoğraftakileri azaltıp
yalnızlıkları çoğaltan “zaman”..
Açık olunca zarar gelmez sanılan
nice yaralara,
acımasızca basılan tuzdur “zaman”..
Yalnızlığın Allah’a mahsus olduğu söylenir de,
sıra yalnız yatmalara gelince
başını dayadığın omuz olur “zaman”..
Çünki,
‘şu an’ın ve ‘sonsuz’un failidir “zaman”..
Yeni’yi eskimiş,
körpe’yi kocamış yapan,
dayanılmaz sanılan nice acıları,
kavuşmasız ayrılıkları unutturan
ve
albümlerdeki tebessümleri bile solduran
FAİLİ MEÇHUL BİR GÖLGEDİR ZAMAN..

 




 

20/9/2009

yazmazsam çatlarım!!

Eyvallahâbi..
Ay yazmazsam çatlarım.. "Albümler"
in arasına yakışsa da...  yakışmasa da 
J

Düşünebiliyor musunuz, bir ülkenin sağlık bakanı grip olmamak için öpüşmeyin sarmaşmayın eyvallahâbi deyin (tabii sağ el sol meme üstüne iki tık durumunda) demiş... Saçımı başımı yolasım geldi.. Bu adam doktor olmalı yani olması gerekli pek bir bilgim yok kültürü hakkında . Ve bir doktor olarak (sahi gerçekten doktor mu değil mi? Vallahi bilmiyorum.. ) eğer doktorsa uzman olması gerek bir de üstüne üstlük.. ve bir de onun üstüne tüy misali bakan!! Ve bu adam “eyvallahâbi” deyin grip olmamak için diyor!!!   Sonra da 500 tl (yani benim için hâlâ 500 milyon!) adam başı DOMUZ gribi aşısı olunması gerektiği konusunda halkı galeyana getirecek nitelikte korku salıyor.. Yok şu kadar ölü... yok  şu kadar vak’a... 2010 yılı facia yılı olacak türden... 

Adam başı 500 liradan hesap edin kaç milyon aşı getirtilmiş ???? En merak edilen de maliyeti nedir ???  Kim getirmiş???? Kime getirttirilmiş???? Who sağlık teşkilatı ile mi anlaşılma yapılmış??   huuuuu??? Hangi firmadır neyin nesidir fenerli deniz bitti de ampullü kara mı göründü???? !!..

Aklı başında olan biri beni bi aydınlatıversin yaa...

 Ben çok aptal, çok fesat, çok münafık bir insan olabilirim.. Zaten bu bakan, ülke çapına keneden korunmak için,  paçalı tavuk misali paçalarınızı çoraplarınızın içine sokun dediğinde de benzer tepkiler vermiştim.. Herkes kendini mizah ve karikatür yarışmasında zannettiği o günler geride kaldı gelecek yaza kadar...  o zamana kadar kim öle kim kala kırımdan... kongodan... Şimdi ölümler domuzdan!!  olacak diyor bakan..

500 tl verip aşı olamayacak milyonlara bakmadan!

 

 **

Bugün hiç keyfim yokken gazetede okuduğum bir hırsız haberi  kahkahalarla gülmeme sebep oldu... Bir yakalasam o hırsızı.... ÖDÜL VEREBİLİRİM!!

Beyoğlundaki tarihi Ebul Fadıl Mehmet efendi camiine girmiş hırsız/lar... Çinileri... değerli tarihi eserleri... halıları... ve bilemediğim ama tahmin edebildiğim pek çok değerli eşyaları bırakıp, imamın megafonunu ve  ses sistemini çalmış/lar!!! 
 Büyük bir anlayış ve sempati ile tüm hoşgörü kanallarımı açıp dua ettim hırsıza iyi mi??? Canı yanmış olmalı garibimin diye düşündüm!!!  Damdan düşen kim varsa benim gibi,   ne demek istediğimi anladığına eminim..

Ödüle gelince... bulsam o sevimli hırsızı, kaset-CD-plak... vs. ne varsa rock müziğine ait, vermeyi düşündüm.. Kursun ses düzenini, versin hoparlörlerin yönünü imamın evine doğru... açsın sonuna kadar volümü... Bassın düğmeye!  J

19/9/2009

NOT vermek!

               Not vermenin mesleğimle yakından uzaktan bir ilgisi yok. Not vermek, benim defterimde, sadece “bilgi”si olanla sınırlı değil.. Hatta bilgi ile ilgili bile değil.. Not vermek, çok farklı benim lügatimde. Bir insana güzel, bilgili, başarılı, vs, vs. olduğu için not verdiğim olmuştur mutlaka ama bu, gerektiği içindir, ya da söz gelişidir. Bana başlık attıran "not vermek" , yani benim karakterime uygun, gönlüme yakışır anlamda not verişim insanların karakterleri ile ilgilidir.. Dağ gibi söylediklerinin ardında durmaları ile ilgilidir.. Söylediği sözler çirkin, veya sarfettiği,  küfür de olsa “ben ettim.. “ diyebilmelidir.. “hata ettim” veya “iyi ettim” gibi izahı sadece o kişiye aittir..

              Yani uzun uzun anlatmaya gerek kalmadan söylemek istediğim, “tavır” dır “tarz” dır bir insana vereceğim notu belirleyen.. O kişiyi sevip sevmemem hiç önemli değil. Hatta ikrah etme raddelerinde olduğum kişilere de verebilirim insanca bir tavır sergilemişse en yüksek notumu.. Ya da en sevdiğim kıyamadığım biri de olsa, yüreğim parçalansa da, insanlığımdan utandıran bir tavrı karşısında  -0- dır  notum..

                Ve bunca yıl bu not verişim,  kendimi kendi gözümde hiç küçültmedi.. Yani bir caniye veya haine katil olduktan veya ihanet ettikten sonra vermedim notumu çünki.. Çok önceleri, “adam” sanıldığı süreçte.. İnsanlıktan nasibinin olmadığını anlayıp verdim notumu!

            Yani, demem o ki,  bir kişinin romanlar yazmış olması... kendini üstün bir edebiyatçı zannetmesi... veya bir sanatkâr edaları ile dolaşması..  elinde palet veya çalmayı beceremediği bir enstrümanla seyahatler yapması..  herkesi aptal kendini akıllı zanneden zavallı bir siyasetçi olması beni hiç yanıltmaz.. Ben notumu verdim mi bir adama olay bitmiştir!


            Oldum olası sevmediğim, ve gördüğü itibarı hakettiğine asla inanmadığım bir kişi,   şehzade efendinin uğurlanışında, “cumhuriyet belâsı olmasaydı...” gibi bir lâf etmiş.. Ainesi iştir kişinin... deyip geçiştirmek üzereyken aklıma üşüşen küfürleri...; a-a bir de ne göreyim, en iğrenç en basit şekli ile “inkâr” etmiş söylediklerini!! Nasıl “cuk” oturmuş ama... nasıl yakışmış!... bu tavır bu tarz,  gönül gözü de görmeyen insana..

 

Notu hiç değişmeyecek  biriydi anlatmaya çalıştığım.. Üzülerek sayfamda yer verişim, değer verişimden değil, onun değersiz kabul ettiği cumhuriyet için canımı verecek oluşumdan..



17/9/2009

17 eylül..

 Bugün 17 eylül... Yıllar yıllar önce... tıpkı bir masalın “bir varmıııış... bir yokmuuuuş” u gibi... sizin beşikleriniz tıngır mıngır sallanır iken.. bu ülke, ülkesinin başbakanını astı!  

Babam ona hayrandı.. varını yoğunu hiç bir menfaat gözetmeden onun kurduğu parti uğruna harcadı.. Tek kelime ile ona taptı..


Onun ölümünden sonra boynuna ince siyah bir kravat taktı sembolik bir ip yerine.. ve 20 yıl onu hiç çıkartmadı.. O ip gibi boynuna geçirdiği kravat, allaha inancı sonsuz olan babamın yapılana isyanıydı..


Yirmi yıl her 17 eylülde evimizde kuran okundu.. her 17 eylülde Samsun’daki camilerin pek çoğunda babam tarafından mevlüt okutuldu..


Tek derdi ve annemle paylaşırken duyduğum üzüntüsü, ölümünden sonra bu unutamadığı insanı biz evlatlarının unutup dua okutmayacağımız korkusu idi..


Ve babam, 23 yıl sonra  eylül’ün 17 sinde öldü!


Şimdi her yıl,  her 17 eylülde,  ona ve onun sevdiklerine, ve tüm sevdiklerime dua ediyorum..

Bu enteresan bulduğum kavuşmayı sizlerle paylaştığım için beni hoş göreceğinizi umuyorum..  

 

12/8/2009

özel bir an..

             

Çoğu zaman odamda meşgulken, biraz uzaktan, derinden ve boğuk boğuk “pat”.. “pat” sesleri duyduğum zaman hemen burnumu cama yapıştırıp veya balkona çıkıp tam 180 derece geniş ve nâmütenahi bir manzara sunan ufka bakıyorum.. hah işte.. ileriden ve hayli uzaktan havai fişekleri görüyorum. Oldukça cılız öyle havalara kadar fırlamıyor ve 10-15 pat pattan sonra bitiveriyorsa ve saat de 10-11 civarı ise, anlıyorum ki bir zengin veledinin pipisi gitti!!!.

Daha geç saatlerde, 12 den sonra ve 20-30 arası pat patlar olunca, ve sonlarına doğru bitimine yakın 3-5 adet çok yukarılara fırlayan iç içe rengarenk “güm- güm” diye atılıyorsa fişekler,  anlıyorum ki, gençten birileri evlendi evliliği matah bişey zannedip (neyse ki konu bu değil) paraları da bu kadarına yetti... veya dayı amca vs. aile büyükleri hafif bir görmemişlik havası içinde yağenlerine kıyak çektiler..

Amma, ve fakat... gece yarısını hayli geçkin bir saatte pat-patlar hiç duyulmadan “güm”..”güm”... “güm” diye yeri göğü inletiyor, camları titretiyor ve istanbul anadolu yakasını gündüze çeviriyorsa havai fişekler, o zaman anlıyorum ki, büyük bir adam(!) ın ya büyüyecek bir veledi , ya da çirkin bir kızı, veya boş bakışlı koca göbekli oğlu evleniyor... dolarlar havalarda uçmakta... güm güm ben diyeyim 50 siz deyin 100 havai fişek sonu gelmeyecekmiş gibi ortalığı renk cümbüşüne çeviriyor.. Hele hele eğer... fenerbahçe şampiyon olmuşsa...  hatta hatta en kıytırık bir takımı bile yenmişse, aynı cümbüş aynıyla vaki olmakta...      idi !.

**
           
Bugün bu güzel evimde son akşamım.. son gecem..  Az önce benim gidişime ağlar gibiydi gökyüzü..  Bir iki damla akıtıp sakladı yaşlarını beni üzmemek için.. Ve mahcûp bir güneş,  kıpkırmızı al al.. veda edip battı gitti üsküdar üstünden... Çamlıcadan esen rüzgar hep böyle sert miydi yoksa gidişime mi kızıp üşütüyor beni bu kavurucu sıcak yaz akşamı anlayamadım..

         Yarın taşınıyorum..  Lâzım olabileceğini düşünüp sakladığım hiç bir şeyi götürmüyorum . Bunca zamandır lâzım olmamış baktım..   bundan sonra da zaten lâzım olmaz dedim!!!  Konu komşuma verdim pek çoğunu.. bir bölümünü büyük bahçenin kapısı önüne dizdim, üzerine “ihtiyacı olan alsın” diye yazılı bir karton iliştirdim.. 
.. Şimdi,  piyanomun önünde yarın taşınacak bir kaç koli var sadece.. Ömrümün en az kolili taşınması bu..  Bu "az"ların içinde kimsenin taşıyamayacağı kadar ağır bir tarih taşıdığımı söylesem kim inanır ? 
  
..
Ve deklânşöre basarken, önüne vinç dayanmış  güneşin son akşam bana neler anlattığını yazsam, .. 
                 
                             

taşındım bugün..
ve taşıdım yine
kutulara doldurup seni..
artık
yeni evde
üstüne
hiç gölgen değmemiş duvarları
boyatabilirim.. 

 

 

8/8/2009

83 Cemil..

Telefonda yanlış anlamış adını.. “Emir” dendiğini zannettiğinden, devamlı olarak “emir bey” diye hitap ettiğinde, yaşlı  kibar adam nazikçe “cemil” diye düzeltiyordu.. Kadın konuşmasını kesip “afedersiniz” dedi ve ekledi.. “benim  unutamadığım bir öğrencimin  adı da Cemildi.. artık unutmam adınızı 83 cemilden hatırlarım”   “a-aa dedi yaşlı adam benim de okulda numaram 83 idi”..  Ve o yaşlı, o hatıralara sadık, geçmişi dün gibi hatırlayan hafızası ile tam anlatmaya başlıyordu ki, işi acele olan kadın biraz otoriter bir sesle “evet Cemil bey, konu olan ev satılık mı kiralık mı?” diye sorarak orada oluşunun nedenini hatırlatmak istedi.

            Ama yaşlı adamın aralanan geçmiş kapısından gördüklerini anlatmadan durmaya pek niyeti yoktu. “boyum kısa diye çok üzülürdüm orta okuldayken,  ama hiç unutmam müdüre hanım beni izcilerin önünde yürütüp trampetlerin şefi yapmıştı” dedi.. Kadın, anlatılan sanki çok ilgisini çekmiş gibi görünme çabası sergileyerek “yaa ne enteresan” diyerek bir an önce şu bilgisayarda bir türlü bulamadığı allahın cezası ev konusuna dönme yolları ararken, ..birden, 40 yıl önce barakadan bozma o okuldaki 83cemili  trampetlerin önüne şef yaptığını hatırlayıverdi... Kafasını kaldırıp,  pür dikkat açık bilgisayardan ilânları inceleyerek, tavsiye ettiği bir evi bulmaya çalışan yaşlı adamı incelemeye başladı.. “yok artık daha neler” diye geçirdi içinden.. Bu yaşlı adam, o sevimli haşarı 83cemil olamaz... Hem yanlış hatırlamıyorsa o çocuğun sol tarafında tam gözünün altında bir gamzesi vardı..

              İşte tam o sırada yaşlı adam koltuğunu döndürüp, bilgisayarı da çevirerek bulduğu evi kadına gösterdi. Gevrek gevrek gülüyordu  nihayet aradığı ilânı bulabildiği için ,  tam sol gözünün altındaki gamze çukuru ile.. sevimli.. yaramaz çocuk... 83Cemil !..  

            Nasıl küçüldü nasıl çocuk oluverdi şimdi bu yaşlı adam birden bire diye düşündü. Bulamadığı ilân için, ses tonuna azarlama soundu ekleyerek konuştuğu bu “yaşlı” adam, nasıl oluyor da birden bire böyle sevimli, muzip,  ak saçları karıştırılasıca bir çocuk oluyordu?..  Kim bilir nasıl bakıyordu hafızasındaki çocuk olan  yaşlı adamın yüzüne ki, adam, “iyi misiniz? Hanımefendi ne oldu?” dedikten sonra belki bir kolonya almak için ayağa kalkma hamlesi yapınca “otur” dedi kadın usulca.. Ama bu,  “günaydın” dan sonra söylenen “otur” a benziyordu.. Yaşlı adam bir çocuk ürkekliği ile oturdu ve dikkatle kadına bakmaya başladı..
Şimdi, sınıfta masasında oturan öğretmenine, leblebi yerken yakalanan 83 cemil gibi bakmaktaydı!..

İçerideki kapısı açık ofiste çalışanlar, daha az önce ismini bile doğru bilmediği bir adama böyle evlat gibi sarılan kadının neden ağladığını anlayamadılar..
  

1/8/2009

Huzur Evi

                
huzurlu bir ev...

Bir binanın,  kapısında  çatısında veya  duvarında ne zaman “huzur evi” yazısını okusam huzurum kaçar.. Zamanlı zamansız gizli ya da aleni oraları ziyaret ettiğimde, aklıma esip kolları dolu, veya aklıma gelip öylesine bir iki kitapla gittiğimde, içlerinde bir tek huzurlu kişi görmediğim huzur evleri.. Dimdik durandan, artık eğik bile duramayana kadar.. hiç dile getirmeseler bile  sabit bir şekilde kapıya odaklanan gözleri ile gelecek olanları bekleyenlere kadar.. Hâlâ genç ve dinç olduklarını kanıtlamaya çalışan delikanlı dedelerden, yaşlılıktan ihtiyarlığa zorlu bir yumuşak iniş yapan nenelere kadar... içlerinde bir tekinin yüzünde huzur pırıltısı görmedim..

O nedenle hep düşündüm..  ve bir gün ne yapacağımı bilemeyek kadar çok param olursa yurdun her yerinde bu tip evler açıp adını “dinlenme tesisleri” veya “huzurlu ev”  koymayı kafama koydum!.  Bundan 7- 8  yıl önce bir öğretmen arkadaşımla buluştuk İzmir’in efes otelinde..    Kendisi Narlıderedeki bir huzur evini görmeye ve beğenirse oraya yerleşmeye karar vermişti.. Güzel pırıl pırıl bir gün atladık arabasına yola revan olduk.. İçimi saran kara bulutları kovamadan hafif bir yokuştan çıkıp çok geniş alana kurulu tesisin ana kapısı önünde durduk.. Başımı huzursuzca kaldırıp “huzur evi” yazısını aradığımda,  kapısında son derece modern bir yazılım şekli ile “Emekli Sandığı Dinlenme Tesisleri” yazısını okudum.. Görmeden, içeri girmeden, bir tek kişinin bile yüzünde beliren duyguyu okumaya çalışmadan sevdim bu tesisi.. Benim düşündüğümü düşünmüş olmalı ki devlet, “düşkünler evi”... “huzur evi”.... "yaşlılar bakım evi”... gibi içinde canlı barındıran ama mezarlık çağrıştıran bir isim koymamış emeklilere açtığı bu eve..

                       Nerdeeen nereye .... Hiç ama hiç aklımda olmayan bir şey anlatıım.. Halbuki “huzurlu bir ev” diye başlayacaktım yazıma ,  ve nihayet, kendisi eski adı "yeni" olan bir kiralık ev bulduğumu anlatacaktım.. Tıpkı o dinlenme evinin  bahçesindeki gibi,  sosyal tesisleri olan ve bana ilk gördüğüm an “huzur” veren bu siteyi anlatacaktım..
                    Beynimdeki farklı bir duygu çarpışmasını kaleme aldım farkında olmadan.. Hafızamda kalan,  biraz buruk ama içinde tek hüzünlü ifade görmediğim o tesisle,  farkında olmadan özdeşleştirdiğim bu siteyi..  

                        Belki inanmayacaksınız ama evin içini görmeden bahçesini görüp o tahta masalarda oturanların yüzlerindeki derin sarsılmaz yerleşmiş huzuru hissedip, boş ve çok küçük bir dairesini kiralayıverdim.  

 

            

 ...
Bu huzurlu  olacağına inandığım evi bulmamda yarımcı olan, mesleklerinin yüz akları Eren kardeşlere teşekkür etmem gerektiğini düşünüyorum.