« Önceki | Sonraki »

6/11/2009

bağışlanmak dileği ile..

ÜÇ YIL SONRA

 söylenebilen VASİYET



diye başlıyor bundan sonraki bölüm... 
Ve pek de iç açıcı olmayan, ama ibret alınacak pek çok olaylarla devam ediyor..
Mecburi olmayan ancak gerekli görülen bir molaya ihtiyacım var.. Bu, asla duygu istismarına yönelik bir nazlanma değil.. Zaten hepiniz tanıdınız beni, böyle bir davranış sergilemeyeceğimi bilirsiniz..

Bu, kısa süreceğini umduğum molayı, 'Bir tavsiyeyi haklı buluşum'  ve 'artık "keşke" leri söylemek istemeyişim'  diye özetleyebilirim sizlere..  
Yaşanmışı benimle birlikte yaşayarak beni yüreklendiren siz dostlara  sözüm var!..
O bölümler mutlaka yayınlanacak otomatik olarak programlanan tarihlerde..
 
Veya başka bir şeklide mutlaka sizlere ulaşacak!.


Eski günlerde yazdığım bir şiirimdi "zaman".. yeniledim mi demeliyim güncelledim mi???  ya da gereksiz kaldı bazı satırlar, mı olmalı izahım?
Sevdiğim son haliyle bir kere daha sunmak istedim sizlere..

"ZAMAN"


Albümlerde,
zamanla silinip yırtılan
fotoğraflar bıraktı aklıma “zaman”..
Zamanla görüntüleri sarartan,
sonra bir bir fotoğraftakileri azaltıp
yalnızlıkları çoğaltan “zaman”..
Açık olunca zarar gelmez sanılan
nice yaralara,
acımasızca basılan tuzdur “zaman”..
Yalnızlığın Allah’a mahsus olduğu söylenir de,
sıra yalnız yatmalara gelince
başını dayadığın omuz olur “zaman”..
Çünki,
‘şu an’ın ve ‘sonsuz’un failidir “zaman”..
Yeni’yi eskimiş,
körpe’yi kocamış yapan,
dayanılmaz sanılan nice acıları,
kavuşmasız ayrılıkları unutturan
ve
albümlerdeki tebessümleri bile solduran
FAİLİ MEÇHUL BİR GÖLGEDİR ZAMAN..

 




 

20/9/2009

yazmazsam çatlarım!!

Eyvallahâbi..
Ay yazmazsam çatlarım.. "Albümler"
in arasına yakışsa da...  yakışmasa da 
J

Düşünebiliyor musunuz, bir ülkenin sağlık bakanı grip olmamak için öpüşmeyin sarmaşmayın eyvallahâbi deyin (tabii sağ el sol meme üstüne iki tık durumunda) demiş... Saçımı başımı yolasım geldi.. Bu adam doktor olmalı yani olması gerekli pek bir bilgim yok kültürü hakkında . Ve bir doktor olarak (sahi gerçekten doktor mu değil mi? Vallahi bilmiyorum.. ) eğer doktorsa uzman olması gerek bir de üstüne üstlük.. ve bir de onun üstüne tüy misali bakan!! Ve bu adam “eyvallahâbi” deyin grip olmamak için diyor!!!   Sonra da 500 tl (yani benim için hâlâ 500 milyon!) adam başı DOMUZ gribi aşısı olunması gerektiği konusunda halkı galeyana getirecek nitelikte korku salıyor.. Yok şu kadar ölü... yok  şu kadar vak’a... 2010 yılı facia yılı olacak türden... 

Adam başı 500 liradan hesap edin kaç milyon aşı getirtilmiş ???? En merak edilen de maliyeti nedir ???  Kim getirmiş???? Kime getirttirilmiş???? Who sağlık teşkilatı ile mi anlaşılma yapılmış??   huuuuu??? Hangi firmadır neyin nesidir fenerli deniz bitti de ampullü kara mı göründü???? !!..

Aklı başında olan biri beni bi aydınlatıversin yaa...

 Ben çok aptal, çok fesat, çok münafık bir insan olabilirim.. Zaten bu bakan, ülke çapına keneden korunmak için,  paçalı tavuk misali paçalarınızı çoraplarınızın içine sokun dediğinde de benzer tepkiler vermiştim.. Herkes kendini mizah ve karikatür yarışmasında zannettiği o günler geride kaldı gelecek yaza kadar...  o zamana kadar kim öle kim kala kırımdan... kongodan... Şimdi ölümler domuzdan!!  olacak diyor bakan..

500 tl verip aşı olamayacak milyonlara bakmadan!

 

 **

Bugün hiç keyfim yokken gazetede okuduğum bir hırsız haberi  kahkahalarla gülmeme sebep oldu... Bir yakalasam o hırsızı.... ÖDÜL VEREBİLİRİM!!

Beyoğlundaki tarihi Ebul Fadıl Mehmet efendi camiine girmiş hırsız/lar... Çinileri... değerli tarihi eserleri... halıları... ve bilemediğim ama tahmin edebildiğim pek çok değerli eşyaları bırakıp, imamın megafonunu ve  ses sistemini çalmış/lar!!! 
 Büyük bir anlayış ve sempati ile tüm hoşgörü kanallarımı açıp dua ettim hırsıza iyi mi??? Canı yanmış olmalı garibimin diye düşündüm!!!  Damdan düşen kim varsa benim gibi,   ne demek istediğimi anladığına eminim..

Ödüle gelince... bulsam o sevimli hırsızı, kaset-CD-plak... vs. ne varsa rock müziğine ait, vermeyi düşündüm.. Kursun ses düzenini, versin hoparlörlerin yönünü imamın evine doğru... açsın sonuna kadar volümü... Bassın düğmeye!  J

19/9/2009

NOT vermek!

               Not vermenin mesleğimle yakından uzaktan bir ilgisi yok. Not vermek, benim defterimde, sadece “bilgi”si olanla sınırlı değil.. Hatta bilgi ile ilgili bile değil.. Not vermek, çok farklı benim lügatimde. Bir insana güzel, bilgili, başarılı, vs, vs. olduğu için not verdiğim olmuştur mutlaka ama bu, gerektiği içindir, ya da söz gelişidir. Bana başlık attıran "not vermek" , yani benim karakterime uygun, gönlüme yakışır anlamda not verişim insanların karakterleri ile ilgilidir.. Dağ gibi söylediklerinin ardında durmaları ile ilgilidir.. Söylediği sözler çirkin, veya sarfettiği,  küfür de olsa “ben ettim.. “ diyebilmelidir.. “hata ettim” veya “iyi ettim” gibi izahı sadece o kişiye aittir..

              Yani uzun uzun anlatmaya gerek kalmadan söylemek istediğim, “tavır” dır “tarz” dır bir insana vereceğim notu belirleyen.. O kişiyi sevip sevmemem hiç önemli değil. Hatta ikrah etme raddelerinde olduğum kişilere de verebilirim insanca bir tavır sergilemişse en yüksek notumu.. Ya da en sevdiğim kıyamadığım biri de olsa, yüreğim parçalansa da, insanlığımdan utandıran bir tavrı karşısında  -0- dır  notum..

                Ve bunca yıl bu not verişim,  kendimi kendi gözümde hiç küçültmedi.. Yani bir caniye veya haine katil olduktan veya ihanet ettikten sonra vermedim notumu çünki.. Çok önceleri, “adam” sanıldığı süreçte.. İnsanlıktan nasibinin olmadığını anlayıp verdim notumu!

            Yani, demem o ki,  bir kişinin romanlar yazmış olması... kendini üstün bir edebiyatçı zannetmesi... veya bir sanatkâr edaları ile dolaşması..  elinde palet veya çalmayı beceremediği bir enstrümanla seyahatler yapması..  herkesi aptal kendini akıllı zanneden zavallı bir siyasetçi olması beni hiç yanıltmaz.. Ben notumu verdim mi bir adama olay bitmiştir!


            Oldum olası sevmediğim, ve gördüğü itibarı hakettiğine asla inanmadığım bir kişi,   şehzade efendinin uğurlanışında, “cumhuriyet belâsı olmasaydı...” gibi bir lâf etmiş.. Ainesi iştir kişinin... deyip geçiştirmek üzereyken aklıma üşüşen küfürleri...; a-a bir de ne göreyim, en iğrenç en basit şekli ile “inkâr” etmiş söylediklerini!! Nasıl “cuk” oturmuş ama... nasıl yakışmış!... bu tavır bu tarz,  gönül gözü de görmeyen insana..

 

Notu hiç değişmeyecek  biriydi anlatmaya çalıştığım.. Üzülerek sayfamda yer verişim, değer verişimden değil, onun değersiz kabul ettiği cumhuriyet için canımı verecek oluşumdan..



17/9/2009

17 eylül..

 Bugün 17 eylül... Yıllar yıllar önce... tıpkı bir masalın “bir varmıııış... bir yokmuuuuş” u gibi... sizin beşikleriniz tıngır mıngır sallanır iken.. bu ülke, ülkesinin başbakanını astı!  

Babam ona hayrandı.. varını yoğunu hiç bir menfaat gözetmeden onun kurduğu parti uğruna harcadı.. Tek kelime ile ona taptı..


Onun ölümünden sonra boynuna ince siyah bir kravat taktı sembolik bir ip yerine.. ve 20 yıl onu hiç çıkartmadı.. O ip gibi boynuna geçirdiği kravat, allaha inancı sonsuz olan babamın yapılana isyanıydı..


Yirmi yıl her 17 eylülde evimizde kuran okundu.. her 17 eylülde Samsun’daki camilerin pek çoğunda babam tarafından mevlüt okutuldu..


Tek derdi ve annemle paylaşırken duyduğum üzüntüsü, ölümünden sonra bu unutamadığı insanı biz evlatlarının unutup dua okutmayacağımız korkusu idi..


Ve babam, 23 yıl sonra  eylül’ün 17 sinde öldü!


Şimdi her yıl,  her 17 eylülde,  ona ve onun sevdiklerine, ve tüm sevdiklerime dua ediyorum..

Bu enteresan bulduğum kavuşmayı sizlerle paylaştığım için beni hoş göreceğinizi umuyorum..  

 

12/8/2009

özel bir an..

             

Çoğu zaman odamda meşgulken, biraz uzaktan, derinden ve boğuk boğuk “pat”.. “pat” sesleri duyduğum zaman hemen burnumu cama yapıştırıp veya balkona çıkıp tam 180 derece geniş ve nâmütenahi bir manzara sunan ufka bakıyorum.. hah işte.. ileriden ve hayli uzaktan havai fişekleri görüyorum. Oldukça cılız öyle havalara kadar fırlamıyor ve 10-15 pat pattan sonra bitiveriyorsa ve saat de 10-11 civarı ise, anlıyorum ki bir zengin veledinin pipisi gitti!!!.

Daha geç saatlerde, 12 den sonra ve 20-30 arası pat patlar olunca, ve sonlarına doğru bitimine yakın 3-5 adet çok yukarılara fırlayan iç içe rengarenk “güm- güm” diye atılıyorsa fişekler,  anlıyorum ki, gençten birileri evlendi evliliği matah bişey zannedip (neyse ki konu bu değil) paraları da bu kadarına yetti... veya dayı amca vs. aile büyükleri hafif bir görmemişlik havası içinde yağenlerine kıyak çektiler..

Amma, ve fakat... gece yarısını hayli geçkin bir saatte pat-patlar hiç duyulmadan “güm”..”güm”... “güm” diye yeri göğü inletiyor, camları titretiyor ve istanbul anadolu yakasını gündüze çeviriyorsa havai fişekler, o zaman anlıyorum ki, büyük bir adam(!) ın ya büyüyecek bir veledi , ya da çirkin bir kızı, veya boş bakışlı koca göbekli oğlu evleniyor... dolarlar havalarda uçmakta... güm güm ben diyeyim 50 siz deyin 100 havai fişek sonu gelmeyecekmiş gibi ortalığı renk cümbüşüne çeviriyor.. Hele hele eğer... fenerbahçe şampiyon olmuşsa...  hatta hatta en kıytırık bir takımı bile yenmişse, aynı cümbüş aynıyla vaki olmakta...      idi !.

**
           
Bugün bu güzel evimde son akşamım.. son gecem..  Az önce benim gidişime ağlar gibiydi gökyüzü..  Bir iki damla akıtıp sakladı yaşlarını beni üzmemek için.. Ve mahcûp bir güneş,  kıpkırmızı al al.. veda edip battı gitti üsküdar üstünden... Çamlıcadan esen rüzgar hep böyle sert miydi yoksa gidişime mi kızıp üşütüyor beni bu kavurucu sıcak yaz akşamı anlayamadım..

         Yarın taşınıyorum..  Lâzım olabileceğini düşünüp sakladığım hiç bir şeyi götürmüyorum . Bunca zamandır lâzım olmamış baktım..   bundan sonra da zaten lâzım olmaz dedim!!!  Konu komşuma verdim pek çoğunu.. bir bölümünü büyük bahçenin kapısı önüne dizdim, üzerine “ihtiyacı olan alsın” diye yazılı bir karton iliştirdim.. 
.. Şimdi,  piyanomun önünde yarın taşınacak bir kaç koli var sadece.. Ömrümün en az kolili taşınması bu..  Bu "az"ların içinde kimsenin taşıyamayacağı kadar ağır bir tarih taşıdığımı söylesem kim inanır ? 
  
..
Ve deklânşöre basarken, önüne vinç dayanmış  güneşin son akşam bana neler anlattığını yazsam, .. 
                 
                             

taşındım bugün..
ve taşıdım yine
kutulara doldurup seni..
artık
yeni evde
üstüne
hiç gölgen değmemiş duvarları
boyatabilirim.. 

 

 

8/8/2009

83 Cemil..

Telefonda yanlış anlamış adını.. “Emir” dendiğini zannettiğinden, devamlı olarak “emir bey” diye hitap ettiğinde, yaşlı  kibar adam nazikçe “cemil” diye düzeltiyordu.. Kadın konuşmasını kesip “afedersiniz” dedi ve ekledi.. “benim  unutamadığım bir öğrencimin  adı da Cemildi.. artık unutmam adınızı 83 cemilden hatırlarım”   “a-aa dedi yaşlı adam benim de okulda numaram 83 idi”..  Ve o yaşlı, o hatıralara sadık, geçmişi dün gibi hatırlayan hafızası ile tam anlatmaya başlıyordu ki, işi acele olan kadın biraz otoriter bir sesle “evet Cemil bey, konu olan ev satılık mı kiralık mı?” diye sorarak orada oluşunun nedenini hatırlatmak istedi.

            Ama yaşlı adamın aralanan geçmiş kapısından gördüklerini anlatmadan durmaya pek niyeti yoktu. “boyum kısa diye çok üzülürdüm orta okuldayken,  ama hiç unutmam müdüre hanım beni izcilerin önünde yürütüp trampetlerin şefi yapmıştı” dedi.. Kadın, anlatılan sanki çok ilgisini çekmiş gibi görünme çabası sergileyerek “yaa ne enteresan” diyerek bir an önce şu bilgisayarda bir türlü bulamadığı allahın cezası ev konusuna dönme yolları ararken, ..birden, 40 yıl önce barakadan bozma o okuldaki 83cemili  trampetlerin önüne şef yaptığını hatırlayıverdi... Kafasını kaldırıp,  pür dikkat açık bilgisayardan ilânları inceleyerek, tavsiye ettiği bir evi bulmaya çalışan yaşlı adamı incelemeye başladı.. “yok artık daha neler” diye geçirdi içinden.. Bu yaşlı adam, o sevimli haşarı 83cemil olamaz... Hem yanlış hatırlamıyorsa o çocuğun sol tarafında tam gözünün altında bir gamzesi vardı..

              İşte tam o sırada yaşlı adam koltuğunu döndürüp, bilgisayarı da çevirerek bulduğu evi kadına gösterdi. Gevrek gevrek gülüyordu  nihayet aradığı ilânı bulabildiği için ,  tam sol gözünün altındaki gamze çukuru ile.. sevimli.. yaramaz çocuk... 83Cemil !..  

            Nasıl küçüldü nasıl çocuk oluverdi şimdi bu yaşlı adam birden bire diye düşündü. Bulamadığı ilân için, ses tonuna azarlama soundu ekleyerek konuştuğu bu “yaşlı” adam, nasıl oluyor da birden bire böyle sevimli, muzip,  ak saçları karıştırılasıca bir çocuk oluyordu?..  Kim bilir nasıl bakıyordu hafızasındaki çocuk olan  yaşlı adamın yüzüne ki, adam, “iyi misiniz? Hanımefendi ne oldu?” dedikten sonra belki bir kolonya almak için ayağa kalkma hamlesi yapınca “otur” dedi kadın usulca.. Ama bu,  “günaydın” dan sonra söylenen “otur” a benziyordu.. Yaşlı adam bir çocuk ürkekliği ile oturdu ve dikkatle kadına bakmaya başladı..
Şimdi, sınıfta masasında oturan öğretmenine, leblebi yerken yakalanan 83 cemil gibi bakmaktaydı!..

İçerideki kapısı açık ofiste çalışanlar, daha az önce ismini bile doğru bilmediği bir adama böyle evlat gibi sarılan kadının neden ağladığını anlayamadılar..
  

1/8/2009

Huzur Evi

                
huzurlu bir ev...

Bir binanın,  kapısında  çatısında veya  duvarında ne zaman “huzur evi” yazısını okusam huzurum kaçar.. Zamanlı zamansız gizli ya da aleni oraları ziyaret ettiğimde, aklıma esip kolları dolu, veya aklıma gelip öylesine bir iki kitapla gittiğimde, içlerinde bir tek huzurlu kişi görmediğim huzur evleri.. Dimdik durandan, artık eğik bile duramayana kadar.. hiç dile getirmeseler bile  sabit bir şekilde kapıya odaklanan gözleri ile gelecek olanları bekleyenlere kadar.. Hâlâ genç ve dinç olduklarını kanıtlamaya çalışan delikanlı dedelerden, yaşlılıktan ihtiyarlığa zorlu bir yumuşak iniş yapan nenelere kadar... içlerinde bir tekinin yüzünde huzur pırıltısı görmedim..

O nedenle hep düşündüm..  ve bir gün ne yapacağımı bilemeyek kadar çok param olursa yurdun her yerinde bu tip evler açıp adını “dinlenme tesisleri” veya “huzurlu ev”  koymayı kafama koydum!.  Bundan 7- 8  yıl önce bir öğretmen arkadaşımla buluştuk İzmir’in efes otelinde..    Kendisi Narlıderedeki bir huzur evini görmeye ve beğenirse oraya yerleşmeye karar vermişti.. Güzel pırıl pırıl bir gün atladık arabasına yola revan olduk.. İçimi saran kara bulutları kovamadan hafif bir yokuştan çıkıp çok geniş alana kurulu tesisin ana kapısı önünde durduk.. Başımı huzursuzca kaldırıp “huzur evi” yazısını aradığımda,  kapısında son derece modern bir yazılım şekli ile “Emekli Sandığı Dinlenme Tesisleri” yazısını okudum.. Görmeden, içeri girmeden, bir tek kişinin bile yüzünde beliren duyguyu okumaya çalışmadan sevdim bu tesisi.. Benim düşündüğümü düşünmüş olmalı ki devlet, “düşkünler evi”... “huzur evi”.... "yaşlılar bakım evi”... gibi içinde canlı barındıran ama mezarlık çağrıştıran bir isim koymamış emeklilere açtığı bu eve..

                       Nerdeeen nereye .... Hiç ama hiç aklımda olmayan bir şey anlatıım.. Halbuki “huzurlu bir ev” diye başlayacaktım yazıma ,  ve nihayet, kendisi eski adı "yeni" olan bir kiralık ev bulduğumu anlatacaktım.. Tıpkı o dinlenme evinin  bahçesindeki gibi,  sosyal tesisleri olan ve bana ilk gördüğüm an “huzur” veren bu siteyi anlatacaktım..
                    Beynimdeki farklı bir duygu çarpışmasını kaleme aldım farkında olmadan.. Hafızamda kalan,  biraz buruk ama içinde tek hüzünlü ifade görmediğim o tesisle,  farkında olmadan özdeşleştirdiğim bu siteyi..  

                        Belki inanmayacaksınız ama evin içini görmeden bahçesini görüp o tahta masalarda oturanların yüzlerindeki derin sarsılmaz yerleşmiş huzuru hissedip, boş ve çok küçük bir dairesini kiralayıverdim.  

 

            

 ...
Bu huzurlu  olacağına inandığım evi bulmamda yarımcı olan, mesleklerinin yüz akları Eren kardeşlere teşekkür etmem gerektiğini düşünüyorum.  

20/7/2009

güçlü kadınlar..

 

bir yoldan geçerim bazen..
seni bulacağımı sanırım 
az sonra..
yol biter,
ben biterim
yine de karşıma çıkmazsın..
                                         

 "
Güçlü kadınlar vardır, her işlerini kendileri halletmeye çalışan. Anne babaları tarafından böyle yetiştirilen. Onlar kendi paralarını  kendileri kazanmak isterler. Evdeki tüm tamirat, tadilat işlerinden anlarlar. Bir erkeğe mecbur kalmadan da hayatlarını devam ettirebilirler. Faturalarını kendileri yatırırlar.  
Hemen hemen tüm işlerini kendileri yaparlar. Hatta etraflarının yükünü de üstlenirler.   Özgürlüğü severler, dik durmayı da, güçlüdürler çünkü...

 Âşık olduklarında hissederek yaşarlar. Aşklarına kurallar koymadıkları gibi büyük beklentilere de girmezler. Sevdiklerine problem çıkarmazlar. Bütün gün çalışıp durduktan sonra, akşamları yorgun da  olsalar, sevgilileri buluşalım dediğinde, hemencecik hazırlanıp  sevgililerinin onları evden almalarına gerek kalmadan, o her neredeyse  onun olduğu yere giderler.

 Çoğu zaman kimsenin haberi bile olmaz  yaşadığı
  sıkıntılardan, yansıtmazlar çünkü. Para var mı, işyerinde sıkıntı mı oldu, birine canı mı sıkıldı, hiç bunlarla yormazlar  birlikte oldukları insanları. Çünki istemezler kimse ona acısın!.
 
 Sonra bir de bakarlar ki, bu kadar dik durmanın ve sorun çıkarmamanın karşılığında gerçekten de kimse onlara acımaz. Bu durum zamanla
  gelenekselleşir ve acınmama ile sorun çıkarmama hali yaşam tarzına  dönüşür.  Eskaza dayanamayıp sorunlarını paylaşmaya kalksalar, bu sefer de sorunlu kadın, kaprisli kadın, tahammül edilmez kadın damgasını  yerler. Bu yüzden, terk edildiklerinde bile hiç seslerini çıkarmaz bu güçlü kadınlar! Terk edenler de bilir onun ne kadar güçlü olduğunu ve kendileri olmadan da yaşayabileceğini, içinde yaşadığı fırtınalardan  bîhaber..

Zayıf kadınlar ise erkeğe bağımlıdır ve erkekler çok severler bu tip kadınları.. Birinin ona muhtaç olduğunu, ve dik duranın kendisi olduğunu görmek bir çok duygusunu okşar erkeğin...Onlara kendini erkek gibi hissettirir  bu zayıf kadınlar .
 
 Ama, mesela fatura filan yatıramazlar, anlamazlar çünkü. Nerden nasıl yatırılır onu da bilmezler. Ev ya da yemek alışverişi de yapmazlar, çünkü taşıyamazlar onca torbayı. Hep yorgun olurlar, bütün gün spor salonları, kuaför, o mağaza, bu mağaza gezerler. Akşama yemek yapmaya fırsat bulamazlar. akşam eşleri eve geldiğinde, bugün nereye yemeğe  gidelim, diye sorarlar. En kötü ihtimal dışardan yemek söylerler.
 Zayıf kadınlar doğurdukları çocuğa bakacak gücü de kendilerinde bulamazlar, pamuklar içinde(!) yaşamaya alışmışlardır bir kere.  Kendilerini hep altın tepsi içinde sunarlar bu yüzden. Huysuzluk da ederler, ama  bu erkeğin hoşuna gider, çünkü kadın ona muhtaçtır, söylenmeyen, güçlü kadının aksine, hiçbirşeyi beğenmedikleri gibi devamlı da  mutsuzdurlar.
Pek teşekkür etmezler, kıskançlık krizlerini de severler..  Kocasının veya sevgilisinin hayatlarını karartırlar ama erkekler genelde bu  kadınları asla terk edemezler. Çünkü o güçsüz, kırılgan bir kadındır.Ayrılırsa kurda kuzuya yem olur. Koruyup kollanmalıdır!
 
Zayıf kadınlar hiç çökmez, buruşmaz ve yıpranmazlar bu yüzden.

 Ve işin ilginç yanı her zaman daha değerli olanlar da onlardır.  Geride kalan güçlü kadınlar ise, tüm bunların nasıl gerçekleşebildiğine ve aslında  güçlü olanın kim olduğuna karar veremeden sadece seyrederler."

(resim ve yazı alıntıdır) !.


               SANKİ BİRİ BANA BENİ ANLATMIŞ GİBİ GELDİ..
SONRA,
BAŞKALARINA DA
SANKİ ONLARI  ANLATIYORMUŞUM GİBİ GELSİN DİYE,
İLK DEFA BİR "ALINTI" YAPTIM..


18/7/2009

Emlâkçıları neden sev/m/iyorum...

 “İstisnalar kaideyi bozmaz “  diye başlamalıyım biliyorum ama herhalde ben hep istisnasız  aynı olanlara rastladım..!!!

-         Yani yakışıklısından tutun da, ter kokusundan odasına girilemeyenine kadar....

-         “doğan görünümlü şahin” tanımlamasını hatırlatan beyefendi görünümlü ruhu serserisinden tutunda,  (az da olsa)  arabası olmadığı için tam hizmet veremeyen ve mahcup olmayı hâlâ unutmamış janti ruhlusuna kadar...

-          Kültür düzeyi oldukça yüksek olandan tutun da anlama kapasitesinden vaz geçtim yazma kabiliyetinden bile yoksun olanına kadar...

-         Dürüst bir çizgi takip etmenin iflasla sonuçlandığını bildiği halde o çizgiden şaşmayan ve camiasında “enayi bu abi” diye gösterilip kenarda köşede kalanından tutun da, insanın gözünden sürmeyi çekenine kadar....

               -  Her meslekte o mesleği rezil eden de âbâd eden de bulunduğu bilindiği halde, bir mesleği (nasıl meslekse) el birliği ile sanki kasden bu kadar irkiltici hale getirmeye muvaffak olanından tutun da, saygın bir meslekten emekli olduktan sonra hayatının en büyük hatasını yapıp bu işe soyunmanın pişmanlığını, ter olarak akıtanına kadar...  
                Aklıma her gelişte tirereye titreye ikrah nidaları çıkarttığım bu çalışma grubunu (dilim meslek demeye varmıyor üzgünüm) sevmiyorum..

                Yine de, sadece ... sadece üç kişiyi (gördüklerim arasında tabii ki) muaf tutarak;  sanki aynı tornadan çıkmış görüntüsü sergileyen bu  EMLAKÇI ları kınıyorum... Yok bu çok hafif kaldı.. Şöyle demeliyim... “ayıplıyorum”!.... hatta  “yazıklar olsun size “ diyorum... Veeeeeeeee..... ‘emek’  ve ‘masraf’ adı altında, hiç emek vermeden ve hiç bir masraf yapmadan  aldığınız eşşek yükü  kadar paralar size haram olsun diyorum!!! ...  Neredeyse her emlakçı kapısından çıktığımda “allah belânızı versin” diyerek,  şu yaşımda göz yaşı dökmeme sebep olanlar  için,  bu duamın kabul gördüğünü görmeden, dağın öbür tarafına geçmek istemiyorum!!!!  

NEDEN Mİ?..

Bütün bunları  yazmama  sebep NE Mİ?...

Buyurun okuyun... “Bana çıkmaz” demeyin... Bir gün gerektiğinde hazırlıklı olmanız, gardınızı almanız için “size de lâzım olabilir”..

Çünki:

“yemlik” tabir edilen yazılı  veya internetteki resimli ilanlara takıldığınız an bittiniz!!!

 -    Resimdeki boş evi görmeye gittiğinizde, “o ev boş değil siz yanlış ilana bakmışsınız..” dendiği için...
-    8. kat diye (tek tercih nedeniniz olduğu için) oldukça uzak bir semtte ulaşım şartlarınızı zorlayarak bakmaya gittiğiniz evde “boş olan 3. kat arkadaş 3’ü yannışlıkla 8 basmış”  deyip sabrınızı zorladıkları için..
-    Dubleks olan bir evin “üst katı nerede?” diye sorduğunuzda “oranın iskanı verilmedi belediye kapattı aşağı katı tutun” diyebilen kişi ile muhatap olduğunuz için..
-    Krediye uygun mu diye sorulduğunda “yok bâyan buraların dapusu yok” diyene ağlamak yerine güldüğünüz için..
-    Beğeneceğiniz evsafta bir ev, beş ayrı emlak şirketi tarafından beş ayrı fiyatla ve beş değişik açılardan görüntülendiği için ve  bir tanesi ile irtibat kurulduğunda diğer dördü “pay” isteme telaşına düşerek etrafını sardığı için..
-    Hangi semt veya hangi şartlarda olursa olsun (KİRALIK/SATILIK) bakmaya gittiğiniz evi gösterenin elindeki sayfa sayfa senet görünümlü kağıtlara, tek ev gördüğünüz halde sanki 5-6 ev gösterilmiş gibi imza almaya çalıştıkları için.. 
-    “sıfır” bina denen bir eve gittiğinde 27 yıllık bir bina ile karşılaşınca ve sana “sıfır ev  dedik”  diyerek seni keriz yerine koyunca fıttırma raddelerine geldiğin için..
-  Aradığın telefon numaranı anında kaydedip, zamanlı zamansız  arayarak hizmet  verme  gösterisi sergiledikleri için..

EMLAKÇILARI SEVMİYORUM...

 

Ve diyorum ki:

BİR KÖTÜNÜN YEDİ  MAHALLEYE ZARARI OLDUĞU GÖZ ÖNÜNE ALINARAK VE DE BU ANLATTIKLARIM DOĞRU VE DE ÇOK CİDDİ BİR SORUN OLDUĞUNDAN,  AKILDA TUTULARAK;   BU İŞE “MESLEK” DİYENLERİN KENDİLERİNİ MÜŞTERİ GÖZÜNDE AKLAYABİLMELERİ İÇİN,  ÖNCE KENDİ ARALARINDAKİ AYRIK OTLARINI TEMİZLEMELERİ GEREK.. HATTA ŞART ! .. 

 

 

 

15/7/2009

Bir profil

 


 

    O bir ekonomist..
    O bir ressam..
    O  muhteşem sesi olan bir müzik adamı..
    O duygularını  şiirle anlatmayı yeğleyen bir şair..
    O aşık bir eş,  müşfik bir baba  ve  mükemmel bir evlât..

    Ve o insanı bambaşka alemlerde gezdiren .. bilgilendiren ..
    heyecanlandıran bir kalemin sahibi...

     O,  BENİM ONU ARDINDAN İZLEMEKTEN GURUR DUYDUĞUM, 
     BENDEN  İLERİ  OĞLUM...

 

   Tanışmanızı istedim..

   http://www.mistikhaberler.blogspot.com/