« Önceki | Sonraki »

5/7/2009

alenî cevaplarım

              Her insanın, kendisine gösterilen ilgiyi zaten hak ettiğini düşünüp,  sıradan ve normal karşıladığı ve biraz hoyratça harcadığı yaşları vardır..  Bir de, gösterilen her ilginin aslında ne kadar değerli olduğunu fark ettiği ve o ilgiye önem verdiği yaşları vardır... Hatta,  gizli  hayranları olduğunu düşünerek avunduğu!!..  Onların gizli kalmak istediklerini  varsayarak, belki de hiç olmayan, olmamış hayranları(!) ile  mutlu olduğu.... Böyle düşünür insanoğlu ve sonunda buna inanır... Tahammül gücünün yıkılacağını hissettiği anlarda , muhayyelesinin insanoğluna sunduğu bir armağandır bu..  Şimdi ben  neden reddedeyim bu armağanı??? ve bu kaideyi bozayım??  Aynen böyle düşünüyorum çünki bu satırları yazarken... Önce cevapladığım isimleri bir bir sıralarken, bir taraftan da belki hiç olmamış bir gizli hayran kitlesi oluşturuyor zihnim..!!

              Hani ismini zikrettiklerimin dışında olan!!!  Nefesini olmasa da gözlerini sayfamda hissettiğim!!! Suskun kalmayı tercih etmelerinde bir art niyet aramasam  da,  bir tuhaf boşluk içinde hep  "o" nları aradığım...
Her neyse.. ben bir espri yelpazesi ile dağıtmak istedim ,  bükülen dudaklardaki istihzayı!!!

          .... Yaz yaz bitmez bir yaz geçirmekteyim!!! Ağır basan sağlık sorunlarımı taşınma telaşı ile bastırma çabam,  her ne kadar  o sağlık sorunlarını daha çok kudurttu ise de ve bu kuduranlar listesine kendisini dinlemediğimi düşünen aile efradım da eklendi ise de!!! ben yine de ( her zamanki gibi) bildiğimden şaşmadım.. tevekkeli dememişler insan 7 sinde neyse 50 sinde de o diye!!!   Yoksa 70 miydi !!! ??? J

              Yani en azından bu huyumun veya huysuzluğumun,  huysuz ihtiyar sendromundan kaynaklanmadığının bilinci ve rahatlığı içindeyim..  Yani, bir yıl daha büyüdüğüm(!) bugün,  demek ki  19 yaşımda da olsaydım sergilediğim davranışlarda pek bir fark olmayacaktı.. diye avunduğuma bakmayın siz. Yiğitliğe bal(!) sürdürmeme çabasıdır bu kuyruğu dik tutmaya gayret! Yoksa az kalmıştı  titretmeye!! 
            Blogcuda yazmaya başladığım 26 eylül 2006 dan bu yana, yazılarına, tavırlarına ve  bilgilerine hayran olduklarımın neredeyse hepsinin kalemi sustu.. Ya da çıktı blogdan;  veya hiç uğramaz oldu hâlâ ziyaret edip kapısından giremediğim sayfasına!!  Bu uzun süre içinde bana yorum yazan/yazmayan..  beni merak eden...  bana farklı yollardan  ulaşmaya çalışan ve hatta ulaşanlaradır bu cevabım..

 

          Benim hassas,  yüreği yüce dostum jedi perim.. Müjde’m.. Güzel temennilerinin bir akşam serinliği gibi bana ulaştığını bilmeni isterim..

         Yazılarını özlediğimi biliyorsun eminim sevgili newbahar... Gençlikte “alıp başı gitmek” “özlenmek” için olur genelde ama bakarsın “özleyen” sen olmuşsun..

         Ah ,  mükemmel bir baba ve müşfik bir dede olan benim sevgili dostum Gurbetteyazmak.. O çok içten... o çok gerçek sevginizi bir ödül olarak kabul ettiğimi bilin lütfen..

         Ne kadar hoşuma gitti bencilliğin bir bilsen sevgili  Lodoscum..  Bana güç verdi, inan.

         Benim zarif meslekdaşım Aytül hocam...   armağanını büyük bir tebessüm ve ıslak bir yanakla aldım !.. Ama açamadım!!! Yine de beni çok mutlu ettiğini bil istedim. O güzel başına tâcolmak (estağfurullah) zaten ulaşılması çok zor bir ödül..  

          Yorumundaki hem acı gerçekleri hem de insana hata yaptıracak yanlışları okudum sevgili Uzaksevda..  Çok haklıydın “önemli olan sırlarımıza ulaşamamaları” derken.. Ama ne kadar büyük bir hatadır ki; baş değildir ayakların götürdüğü yere giden. Çünki “git” komutunu veren düğme baştadır... Eğer”sır” ayaklarda olsa sandalyesinde tekerlek olanlarla, koltuklarında değnek olanların gideceği bir yer olabilir mi?

             Keşke gerçek anlamda uzaklara gidebilseydim sevgili Nihansum..    Ben sadece evimden bir başka eve gitme çabası içindeyim.. “Taşınmak” diyorlar adına!! Her taşındığım evde ve her ayrıldığım şehirde bir kırık parçamı bıraktım yıllardır.. Şimdi beyhude bir çabayla  hem bedenimde hem ruhumda “kırık-dökük” ne varsa toplamaya ve yerlerine koymaya çalışıyorum.. Ama puzzle her seferinde hep bir eksik çıkıyor!!

          Bilge bir uygar kişi olduğundan adım kadar emin olduğum sevgili Uygar,  sen büyüdün artık biliyor musun?...  Çünki her çocuk babası ölene kadar çocuktur..

 

TEŞEKKÜR EDERİM ..

HEPİNİZE...

SAYFAMIN SAĞINDA,  GÖĞSÜMÜN SOLUNDA YER  VERDİĞİM  HERKESE..

HATTA FENERLİ VE CİMBOMLU BİLE OLSANIZ!!!!   J

SİZLERİ SEVİYORUM. ...   

 

 

20/6/2009

"baş"....

                             

   Her işin  (veya şeyin) “baş”ı ... diye başlar genelde hafif öğüt kokan cümleler.. devamındaki önemi vurgulamak için! 

        Sonra, “baş”a gelen çekilir diyerek kaderci bir salak profili çizilir nedense .. “Baş”ımı alıp gitsem... nasıl bir dip istektir ki, şeytana atılır suç. . Sanki başka yerini bırakman mümkünmüş gibi..  ya da gittiğin veya gitmeyi düşündüğün yere o başın içindekiler olmadan gitmek mümkünmüş gibi.. Şeytan diyor ki al “baş”ını git dendiğinde şeytanın en masum olduğu andır o an halbuki.. ve bilinmez..   

        Balığın “baş” tan koktuğu, ayakların “baş olduğu, “baş” göz etmenin marifet zannedildiği, “baş”a dert olanın “baş”lık parası olduğu,   sevginin derecesini “baş” tâcı etmek olarak anlatırken “baş”ımı hiç yere eğmedim diyerek insanın kendisiyle gururlandığı her yerde ve her cümle içinde “baş” var...

         Hani,  “vah dertli başım”... deriz  ya genelde,  sanki dertli başka organ olmazmış gibi!!! Azıcık aş olunca, kaygısız “baş” olmayacağını da bilmeyiz üstelik...

         
Şimdi benim,  şu an, “baş”ımı dinlemek için “baş”ımı alıp gideceğim bir yer olmasa da, “baş”a gelenin her zaman çekilmediğini isbatlamam için “baş” kaldırmam gerekiyor bazı gerçeklere.. Uzunca bir zaman başka bir frekansta sessizlik istiyor “başım”!!!.

  
“baş”ınızı ağrıttıysam affola!  

 

10/6/2009

BABA DUY BENİ...

         Gece saat 9.30 da beyin MR.ı çektirmek için  girdiğim o feci cihazdan yarı ölü gibi çıkınca hemen baygın uyumuşum ..
         Gördüğüm rüyanın hâlâ etkisindeyim..Babamı gördüm.. O kadar uzun sohbet ettik ki babamla,  sarılmak istedim izin vermedi.. Aramızda un serpilmiş gibi bir çizgi vardı "burası sınır ihlâl etme" dedi.. Bana binlerce soru sordu nasıl bocaladım nasıl şaşırdım...Sonra gitti ! Arkasından avazım çıktığı kadar bağırdım, arkasına bile dönmedi!
Ona söylemek istediklerimi ... söyleyemedikleri ... yazdım.  

 

 

 Zamanında gittin baba!
 Yoksa,
 Anlamaz/dı seni
 bu mahalle
 bu şehir
 bu ülke..
 vazgeç dönme!..
 Bak,
 bedenini verenin,
 canını verenden
 daha çoksa değeri
 bir ülkede,
 ve yüreği bırakıp
 bacak arasına inmişse
  “aşk”!
 vaz geç baba dönme!.
 Anlamazdın sen
 bu vücut dilini dönebilsen bile..
 Sakın,
 candan öte yol yok
 sanma..
 Aklın yolu da bir değil artık.
 İpekçi ler
 biçmeyi bilemedi cânım ipekleri
 parçaladılar!
 Parseli çok bedenlerinde
 dikiş tutmadı,
 ama revaçtalar!..
 Kanıtlandı sonunda
 kırk kere söylenenin gerçek olduğu!!
 Bağırıp bağırıp söylediler
 sonunda bak ..ne oldu hakemler..
 Belli değil
 kimin gönlü zengin
 kimin cebi?
 Ayaklar baş olmuş baba
 belli değil kimin cebinde kimin eli!
 Vazgeç artık
 ahret soruları sormaktan
 rüyalarıma girip!..
 Ben ne bilirim senin öğretmediklerini?..
 Nasıl bilsin çocuklarım
 bilmediklerimi?..
 Vazgeç baba
 dualarım kabul görse de
 gelme!..
 Sana uzun uzun anlatırım  ben
 geldiğimde!..


8/6/2009

Atışma !

Atışma:

İki üstat, ellerine sazı aldılar mı, geçip karşı karşıya konuştururlar sazlarını ve akıllarını..  Esas gaye birbirlerini küçük düşürmek, eksiklerini gözler önüne sermektir.. İrticalen yapılan saz şairlerinin tartışmasıdır “atışma”..

“Atışma” da zarafet vardır; ve deyişler,  kişilerin zekâ düzeyini alenen ortaya koyan bir endazedir..

 

Sarkozy’ nin ısrarlı yemek davetini “piknik için zaman yok” diye geri çevirmiş Obama.. Fransa’dan ayrılırken yaptıkları müşterek basın toplantısında da, gazetecilerin ısrarlı sorularına esprili cevaplar vermiş.. “Ziyaretim kısa sürdü ama Sarkozy çok hızlı konuşabildiği için süre yetti” deyince; “Zaten siz de her konuda çok hızlı anlıyorsunuz” diye karşılık vermiş Sarkozy!

 

Ellerine saz ver,

Oturt karşılıklı

Al sana  âşık atışması!...

Zarafete ve hitabete ve zekâya bakar mısınız?

 

Şimdi bi de bizimlere bakın!!

“SEN,  bana “sen” diyemezsin!”  demiş biri ötekine!!

Ver sazı ellerine,

 

**=+^’!”

J

6/6/2009

a..aaa AKP !

 Müptezel olan konuları ne okumayı ne de yazmayı severim.. Cak cak sakız gibi her önüne gelen, bilen bilmeyen ahkâm keser illet olurum..  Ama bu sefer bana illet olunmasını göze alıp yazmaya karar verdim. Affola!

Çarşaf çarşaf yazdı tüm gazeteler okumayan kalmadı.. Ben de, gazetelerin yalancısıyım!! 

 
“AKP diyen edepsizdir” demiş a-ke-pe li başbakan!..

Kime demiş?

Millete!

Pekii niye öööle demiş?

“Partinin adı “AK” mış.... veeeee, açılımı adalet ve kalkınma ymışşşşşşşşşşş!!!!!!!!!

Pekii o zaman AK’ın dibine konan “P” yi, “pes” diye okuyanın sıfatı ne olacak???

CHP yi, bildim bileli ce he pe diye okur millet..ce ha pes diyen usta kalemler de var umduklarını bulamayanların feryatları şeklinde!! Ama bugüne kadar Cumhuriyet Halk Partisine ce he pe  diyen edepsizdir diye edep dışı konuşan kimse olmadı ..

Aslında AKP nin çok daha farklı ve çok daha gerçeğe uyan açılımları olabilir.. Üretmeye ve yakıştırmaya bağlı.. Biraz da zekâya ve de espri yeteneğine...

Neyse canım... aklınızda olsun bi daa AKP demeyin edepsizlik etmeyin!..

Ama,

Aa – Kar – Puz diyebilirsiniz...

Mevsimidir...  her sokakta.. her köşe başında istif istif!!

4/6/2009

"keşke" lerimin şehri..

 

“Keşke” lerimin şehri güzel Ankara !!
Düşlerimde yaşattığım bir masaldın
keşke hep öyle kalsaydın..
Anılarımı solmuş,
asaletini yıkılmış görmeseydim..
Keşke hep öyle kalsaydın
da,
keşkelerimi yine söylemeseydim!..

 

Gördüğüm her yüzde, dolaştığım her sokakta, göremediğim güzelliklerin yerini alanları hüzün ve hayretle her izlediğimde hep bu satırlar geçti aklımdan..
Bundan yıllar yıllar önce ilk keşkemi ve peşinden yüzlerce keşkelerimi söylediğim şehir burası..  Ah Ankara ah!!... 
"Keşke sevmeseydim"  dediğim.."keşke gelmeseydim"...  "keşke tanımasaydım"...   "keşke tayin olmasaydım"...  "keşke evlenmeseydim"... "ah!... keşke evlenseydim"...   keşke o gece yaşanmasaydı... keşke yeniden yaşayabilsem dediğim; 
gelgitlerimi, “keşke” diyerek, pişmanlıklarımı satha indiren bir kelime ile ifade ettiğim güzel Ankara...  Sana ne yapmışlar?

              Everdiği kızının, kocasının evinde gördüğü işkenceye şahit olan bir ananın çaresiz kahroluşunu yaşadım ben.  Ne umutlarla diyemem ama ne hayâllerle koşup gitmiştim.. “iyi oldu sana...”  “oh oldu!.. İstanbul’un âhı tuttu işte”... “her başın kıçın sıkıştığında Ankara diye sayıklar mısın? Al sana An/KARA” ... diye diye dolaştım allerjisi(!) azan gözlerimle..

              Vitrinler bile değişmiş.. Çağa ayak uydurmuş diyemem. Büyük bir iyimserlikle zevkler değişmiş, de diyemem... Olsa olsa , zevksizliği sergileyenlere sessiz bir ağıt yakmış vitrinler diyebilirim!
            Kuyumcular çarşısındaki o ünlü kuyumcuların vitrinine baktım.. Çocuk lâzımlığı büyüklüğünde ve şeklindeki inci vesair taşlardan yapılan kolye ve küpelerle, dolama çıkmış başparmağa benzeyen yüzüklere ve kafa büyüklüğündeki kaç kırat olduğunu bilemediğim ancak bir katırın beğeneceğini tahminde güçlük çekmediğim “dek daş” lara bakakaldım!!
           Vakko’nun yerinde yeller esiyor! Lame ve kırmızı tül tesettür tuvaletler sergileniyor yerine açılan mağazada.. Panayır yerine dönmüş Kızılay.. İncek denen müstesna ve de ayrıcalıklı olduğu söylenen daha çok cebi ve ensesi kalınların oturdukları rivayet edilen trilyonluk evlerin olduğu yerdeki kafelerde  kadın erkek ayrı oturuyor ya!

Burası benim Başkentim olamaz!

 Ah... Ankara’m sana yazık etmişler.

Gerek kendimi tam sağlıklı hissetmemem, gerekse ilk defa bir an önce ayrılmak istememe rağmen,   kadim dostlarımı ve özlediklerimi görmek güzeldi. Ellerini sırtımda, ilgilerini yüreğimde hissetmek güç verdi..
Hani, “bana karada ölüm yok” diye bir tabir vardır ya,  işte öyle, “An- karada bana ölüm yok bu dostlar bu ilgi varken”  dedim Ankara'dan ayrılırken!..

Yine özler miyim Ankara’yı?

Özlerim.

 Yine gider miyim?

   ?.         

 

27/5/2009

leyleğin getirdiği!!

                

Hani bundan üç yıl önce ... bana hücre nakli yerine geçen...  evime bir ışık, bir güzellik getirmişti leylekler!!!

Mümkün değil onu nasıl ve ne kadar sevdiğimi anlatamam.. Biyolojik ağrı ve acılarımdan, gönül kırıkları ve yorgunluğuma kadar  her şeye iyi gelen bir merhem o...  Ve sebepli sebepsiz isyanlarımı sulh’e kavuşturan bir güç!..     

O benim pembe... beyaz... sarışın... mavi gözlü.. hanelere ve gönüllere bahar getiren papatyam.  

"Maaşallah"   dediğinizi duyar gibiyim!!
                    


                          

                  

         Nice yıllara Eylül İmge’m..
                       


                     

 

23/5/2009

Kadınlar gittiğinde...

“Kadınlar bir gün çekip gittiğinde, arkalarında yetim-öksüz kalan çok olur..” demiş Bekir Coşkun..

Bir kadın olarak ve bir anne olarak kendime payeler çıkarttım satır aralarından!!Onun yarı tahminî yazdıkları ile benim birebir yaşadıklarımı harman edip yüksek sesle düşündüm!!.. Baktım duyan yok!..  yazıp paylaşmak istedim belki okuyan olur diye.  

                   Evet ne kadar haklısın sevgili Bekir Coşkun.. Bir kadın gittiğinde, mutfaktaki dolaplar, kavanoz diplerindeki düğmelerle beraber eski paralar, kim için saklandığı bilinmeyen  itina ile katlanmış adı eski olan eskimemiş giysiler..
O güne kadar  verilen  hediye paketleri.. renk renk adeta ütülü gibi katlı kurdeleler.. Ne işe yarar?.. kimin işine yarar?.. sorularına cevap veremeyen o öksüz kalan objeler!!

               Balkondaki veya bahçedeki,  ya da saksıdaki kimsenin su vermeyi sulamayı akıl edemediği yetim çiçekler..  Bunca yıl saklanan, ne tek kalan tabağın ne de kulpu kırık fincanın hâtırasını bilen vardır.. Ya da niye hâlâ saklandığını.. Atılacağını veya yaban ellere gideceğini bilircesine sessizdir hepsi..  Artık, itinasız açılan perdeler de kimsesizdir, üstüne hoyrat basılan halılar da!.. 

                Bir kadın gittiğinde.. Sadece  eşya değildir yetim kalan, ve  ev değildir öksüz kalıp göze soluk görünen..

“Bir kadın gittiğinde ne çok kişi gider aslında peşindendiye devam etmiş sonra yazısına..  Nasıl doğru bir saptama!

             İster müşterek paylaşılan hayatlardan kopup gitsin, ister omuzlarda taşınarak... farketmez!  Yokluğu sinmeye başlayınca yüreklere, daha doğrusu yokluğuna dayanamayınca yürekler, nelerin de onunla birlikte gittiğini anlar insan..
Ve o gidenin bir kişi olmadığını, aynı zamanda bir ağır işçi, bir temizlikçi, bir aşçı, bir bakıcı, bir bahçıvan.. da  olduğunu farkediverir ...

Ne çok kişi yok olur aslında kalanın hayatında..

Bir anne gider..

Bir dost,

Bir arkadaş,

Bir Sevgili,

Bir sırdaş ... 
yok olup gider insanın hayatından,  ... bir kadın gittiğinde..   

 

18/5/2009

İsyankâr organlar..

Bu yazı başlığı ile erotik bir çağrışım yapmadığımı umuyorum!..

              Ben, bedenimden pek şikâyetçi olmadım bugüne kadar..  Genç kız olduğum yıllarda bile beni mahcûp duruma sokacak atılım(!)lar yapmadı.. Ya iradem çok kuvvetliydi ya da hormonlarım tam çalışmıyordu bilemem artık!!
             Ama yıllar birer birer nasıl olduğunu herkes gibi anlayamadan sinsice ve kalleşce bitip gittikçe, bedenimdeki isyanlara irademin hiç bir etkisi olmadığını ve olamayacağını fark ettim.. Tıpta bu gibi durumlara verilen çok değişik lâtince anlayamadığım (belki de zaten anlaşılmasın diye kullanılan) bazı tanılar konabilir.. “Sağlıklı yaşam” gibi dillere pelesenk olan ve bir halta yaramadığını düşündüğüm bir koşula uymamakla suçlanabilirim..
           Aslında, benim jenerasyonumda olanlar, fazla uğraşıp zorlanmadan  sağlıklı yaşamak gibi bir şansa sahip olanlardır.. Yediğimiz içtiğimiz hiç bir ürünün içine hormon denen zehir sıkılmadığı için..  sokaklar caddeler trafik canavarı denen ama aslında canavarın bizatihi kendisi olan yönetim katilleri tarafından zehir ve ölüm saçmadığı için.. her yaz,  hatta her fırsatta koşup gittiğimiz deniz -ırmak- dere- göl kıyılarında girdiğimiz su,  dibini görebildiğimiz kadar berrak ve atıksız olduğu için.. Beden aküsünü doldurmada tek güç olduğunu düşündüğüm “sevgi”, kamplara ayrılıp yozlaşmadığı, pespaye hale gelmeden alıp-verildiği  için...  Evet ve daha pek çok gözden kaçan ama akılda tutulması gerekli pek çok şey için bizim nesil şanslı idik..  

             Öyle olduğu halde, doğanın kanununa uyarak son virajlara organlarım isyan ederek girdi!  Önce gözlerim isyan etti yıllara..   O gündür bugündür candan bakmak istediklerime bile  camdan bakar oldum!..  Üstelik hem pahalı hem yakışmıyor hem de kullanmak zor.. 
           
          Beni artık  mutlu eden ne az şey kalmış meğer.... “Aranmak” bu kısa listenin başında gelmekte..  Günümüzün teknolojisi ve hayat koşulları gereği bu aranış daha ziyade telefon veya internet vasıtası ile yapılmakta .. Yakın  bir geçmişte “bugün telefon hiç çalmadı”  diye hüzünlendiğimi ne kadar net hatırlıyorum.. da,  şimdilerde “ya çalarsa” diye korkmak niye?? Kime anlatayım uzun uzun gözlerin isyanına kulakların da sessizce(!) katıldığını..  
Hele hele son günlerde uzun konuşmalarıma izin vermeyen ve nefes şalterimi indiriveren ve elinden isyan bayrağını hiç düşürmeyen ciğerlerimle küsken!..

 

Canım,  alıp başımı Ankara’ya gitmek istiyor yine...         

13/5/2009

yıkılan..



   
  Çocukken,
ne zaman  çıksam üstüne
bahçedeki
kerpiç duvarın,
yıkılırdı;
yaralanırdım..
Kalın kabuklar bağlardı
yaralarım.

 
Şimdi
ne zaman ansam
geçmişteki
duvarları ker/piç hâtıraları,
ben yıkılıyorum!..
yara yok..
kabuk yok..